|

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Sınırsız
hamd, sayısız şükür, ebedî, senâ tek ve
benzersiz olan Allah'a olsun. O, âlemlerin
her işini, ezelî ilmiyle takdir edip,
belirlemiştir. Cihanın görüntülerini, bitmez
feyziyle tertip edip, tespit eylemiştir.
Cihanın gül bahçesini, insan gülünün
kokusuyla süslemiştir. Bütün cihanı insan
için, insanı da kendisinin bilinmesi için
var edip; eşyanın hakikatiyle mânâların
inceliklerini hep insanda toplayıp, ortaya
çıkarmıştır. İnsan ruhunu, "Câmi" ismine
sûret yapmış, onu emânetlerin yüklenicisi ve
sırların mahalli kılmıştır. Alemin bütününde
olan nice bin hikmetine, âlimleri vâkıf
eylemiştir. Cihan kitabının her bir
harfinden, marifetinin belirtilerini mütalaa
edenleri ârif eyleyip, gönül âlemine dalan
kullarını, kendi huzurundaki Kâbe'de ibadet
edici eylemiştir. Salavatların en
faziletlisi, tahiyyatların en mükemmeli,
teslimatların en güzeli, kâinatı efendisi,
yaratıkların en şereflisi, varlıkların
hülasası Peygamberimiz aleyhissalatüvesselam
hazretlerinin en büyük ismine ve akl-i evvel
olan en mükemmel ruhuna olsun ki; O, "Sen
olmasaydın, sen olmasaydın felekleri
yaratmazdım," hitabıyle yüceltilmiştir. O,
halkı cehalet karanlıklarından, hidayet
nurlarına çıkarmıştır.
Kendi nefsini bilen ümmeti, Hak bilgisini
bulmuştur. Selam ve hürmet onun ashabına
olsu ki, onlar, sözlerinde, işlerinde,
imanlarında ve ahlakın her hususunda ona
uyup, iman nuru ve irfan huzuruyla gönülleri
dolmuştur. Allah'ın rızası, hepsinin üzerine
olsun.
Bu hakir ve hakiki fakir İbrahim Hakkı, bu
kitabı, aziz ve şerif mahdumu Seyyit Ahmet
Naîmî için kaleme alıp, ona hitap eder ki:
Allah, seni her iki cihanda aziz etsin.
Öncelikle malum olsun ki, Hak Teala iki
cihanı insanoğulları için ve insanoğullarını
da ancak kendisini tanımaları için
yarattığını cümleye duyurmuştur. Nitekim
lûtuf ve keremiyle: "Ben gizli bir
hazineydim, bilinmeyi sevdim ve beni
tanımaları için varlıkları yarattım,"
buyurmuştur. Şu halde âlemin ve insanın
yaratılmasından nihaî maksat ve yüce istek,
Mevla'nın bilinmesidir. Bu ebedî devlet ve
tükenmez saadet, her şeyden öncedir. Ancak
bu, nefsini bilmeye bağlı olup, nefsini
bilmek de bedeni bilmeye dayanır. Bedenin
bilinmesi, âlemin bilinmesiyle olur. Alemin
bilinmesi ise hakiki ilimlerledir. Bu
sebepden dolayı bir miktar astronomi ve
felsefeden alıp toplayarak, bir miktar
anatomi ilminden devşirip seçerek, bir
miktar da kalb ilmi ve irfandan iktibas edip
ele alarak, bu güzel kitabı, Türk diline
tercüme edip, bir mukaddime, üç kitap ve bir
sonuç üzere telif ve tasnif ettim.
Mukaddimesi, genil İslam bilgisi, dünya ve
ahiret âlemlerinin özetidir. İlk kitap,
âlemin durumu, eşyanın ve görüntülerin
tafsilidir. İkinci kitap, şekiller bilgisi,
bedenlerin terkibi ve insan nefsinin
mahiyetidir. Üçüncü kitap, irfana ulaşma
keyfiyeti, Allah'a varmanın hakikatıdır.
Sonuç, âdap ve erkân bilgisi, dostların
sohbeti, akrabalıklar ve komşuluklardır.
Tertip ve tanzimi böyle yaptım ki, evvela
mukaddimeden, açık âyetler ile sabit olan
kâinatın acaip durumlarını özet olarak
öğrenip, iki cihanın hallerinin
garabetlerini yakinen bildikte; bütün bir
itimatla tam itikat edip, cümlenin
yaratıcısını ve düzenleyicisini bilesin.
Büyüklük ve kudretini fikredip düşünesin.
Bundan sonra birinci kitaptan Yaratıcının
güzel sanatlarını âlemin ufukları içinde
ayrıntılarıyle seyredip, cihanın sırlarına
vâkıf oldukta; âlem insanın kabuğu, insan
âlemin dili olduğunu bilip, cümleden âsûde
olasın, kendi kendine gelesin. Bundan sonra
ikinci kitaptan Yaratıcının kudretinin
şaşırtıcılığını, kendi cisim ve canında
toplu olarak görüp, büyük âlemde her ne
varsa, hepsinin benzerini kendi vücudunda
buldukta; vücudun bir küçük âlem olduğunu
bilip, kendi nefsine gelesin. Nefisler
âleminde, Mevla'yı temaşa kılasın ve kendi
ruhunu, vücudunun ikliminin sultanı bilip,
kadr ve kıymetine vâkıf olup, nefsi tanıma
mertebesini bulasın; kendi âleminde sultan
olasın. Bundan sonra üçüncü kitaptan
kalblerin evirip çeviricisi Allah'ın acaip
ilhamlarını, garip tasarruflarını, zat ve
sıfatının kalblere yakınlığı, en büyük âlem
olan gönülde kesin bilgiyle bilip, masivadan
(Allah'dan başkalarından) âzat olup, her
şeyi unutup, her şeyi çekip çevirici bir onu
buldukta; vahdet, âlemine erip, o tek ve
yegâne Allah'ın birliğini basiretinle
katiyetle görüp, Allah'ı tanıma devletine
eresin. Allah'a yakınlığın saadetini
kesinlikle bilip, hududunu koruyup
kollayarak, Hüda'nın yaratıklarına sevgi ve
şefkatle, kalblerin sevgilisi oldukta;
selametle toplumu gönlünce bulasın. Rahatla
âlemin azizi olasın. Çünkü bu kitab-ı
şerifte nizam, bu güzel üslup üzere tamam
olup, alıcı gözüyle mütalaa edenleri,
Mevla'nın âyetlerinin hakikatini
bildirmiştir. Bu kitabın adı "MARİFETNAME"
olup, bitiş tarihi: Binyüzyetmişe,
yetmiştir.
(1170 H./1756 M.)
Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın
ansiklopedisi...(Sabır) |
1-BÖLÜM:
KİTABIN MUKADDİMESİ
Kur'an âyetleri ve Peygamber hadislerinin
bildirdiği şekilde itimat ve itikat olunacak
dinî hususlara ve kesinlikle ihtiyaç ola İslâm
bilginlerinin görüşlerine göre; Arş'ın
yaratılışının tertibini, Kürs'ü, Cennetleri,
gökleri, yerleri, denizleri, ışıkları, kıyamet
alâmetlerini, kıyametin hal ve durumlarını,
cihanın harap oluşunu ve yokoluşunu, Rahman'a
kavuşma âleminin (Ahiretin) ebediliğini dört
bölümle tafsil eder.
BİRİNCİ BÖLÜM
Özet olarak âlemin yaratılış tertibini, Arş-ı
Azam'ın büyüklüğünün keyfiyetini, Arş'ın
taşıyıcılarını, o muhterem kürenin, çevresinde
olan nehirleri, melekleri ve sair toplulukları
ve altında olanr Kürs'ü, Sidre'yi, Levh-i
Mahfuz'u ve Kalem'i altı madde ile beyan eder.
Birinci Madde:
Cihanın yaratıcısının, âlemde olan güzel
sanatlarını derin derin düşünmeye sevkeden açık
alâmetleri bildirir.
Ey aziz, malum olsun ki, Hak Teala bu âlemi,
varlık ve birliğine alâmet edip, bütün eşyada,
görecek gözü olanlara sanatını ortaya çıkarmakla
hikmetinin hakikatlerini duyurmuştur. Kullarını,
kendini tanıma hususunda rağbete getirmek için
Kelam-ı Kadim'inde azametle şöyle buyurmuştur: (Burada
yazılan âyetler, Kur'an'daki tertib üzerinedir.)
Bismillahirrahmanirrahim
"Hamd, âlemlerin Rabbine Mahsustur." (1/2)¥
"Göklerin ve yerin hükümranlığının Allah'a ait
olduğunu bilmez misin? Allah'dan başka dost ve
yardımcınız yoktur." (2/107)
"Allah, kendisinden başka tanrı olmayan,
kendisini uyuklama ve uyku tutmayan, diri, her
an yaratıklarını gözetip durandır.
Göklerde olan ve yerde ola ancak onundur. Onun
izni olmadan katında şefaat edecek kimdir?
Onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir,
dilediğinden başka ilminden hiçbir şey
kavrayamazlar. Hükümdarlığı, gökleri ve yeri
kaplamıştır, onların gözetmesi ona ağır gelmez.
O, yücedir, büyüktür." (2/255)
"Şüphesiz gökte ve yerde hiçbir şey Allah'dan
gizli kalmaz. Ana rahminde sizi, dilediği gibi
şekillendirir. ondan başka tanrı yoktur.
Güçlüdür, hakimdir." (3/5-6)
"Göklerde olanlar da, yerde olanlar da
Allah'ındır. İşler Allah'a varacaktır. (3/109)
"Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile
gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl
sahiplerine şüphesiz deliller vardır. onlar,
ayakta iken, otururlarken, yan yatarlarken
Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını
düşünürler: "Rabbimiz! Sen bunu boşuna
yaratmadın, sen münezzehsin. Bizi ateşin
azabından koru," derler.
(3/190-191).
"Göklerde olanlar da, yerde olanlar da
Allah'ındır.
Allah, her şeyi kuşatır." (4/126)
"Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin
hükümdarlığı Allah'ındır. Dönüş onadır." (5/18)
"Göklerin, yerin ve onlarda olanların
hükümdarlığı Allah'ındır. Allah, her şeye
kadirdir." (5/120)
"Göklerin ve yerin Allah'ı, içinizi, dışınızı
bilir, kazandıklarınızı da bilir." (6/3)
"Gaybın anahtarları onun katındadır, onları
ancak o bilir.
Karada ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı,
yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı kuruyu
-ki apaçık bir Kitap'dadır- ancak o bilir."
(6/59)
"Göklerde ve yerde olanlar onundur; hepsi ona
boyun eğmiştir." (30/26)
"Yakinen bilenlerden olması için İbrahim'e
göklerin ve yerin hükümranlığını şöylece
gösterdik." (6/75)
"Doğrusu ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana,
doğruya yönelerek çevirdim, ben puta tapanlardan
değilim." (6/79)
"Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan
sonra arşa hükmeden, gündüzü -durmadan
kovalayan- gece ile bürüyen, güneşi, ayı,
yıldızları, hepsini buyruğuna baş eğdirerek var
eden Allah'dır.
Bilin ki, yaratma da, emir de onun hakkıdır.
Alemlerin Rabbi olan Allah yücedir."(7/56)
"Göklerin ve yerin hükümdarlığı elbette
Allah'ındır.
Dirilten ve öldüren odur. Allah'dan başka dost
ve yardımcınız yoktur." (9/116)
"Yerde ve gökte hiç bir zerre Allah'dan gizli
değildir; bundan daha küçüğü veya daha büyüğü
şüphesiz apaçık bir Kitaptadır."
(10/61)
"Göklerde ve yerde olana bakın, de" (10/101)
"Göklerde ve yerde olan herşey Rahman'ın
kulundan başka bir şey değildir. And olsun ki
ilmi onları kuşatmış ve teker teker saymıştır."
(19/93-94)
"Eğer yerle gökte Allah'dan başka tanrılar
olsaydı, ikisi de bozulurdu. Arşın Rabbi olan
Allah, onların vasıflandırdıklarından
münezzehtir." (21/22)
"Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin?
İsteseydi onu durdururdu. Sonra biz, güneşi, ona
delil kılıp yavaş yavaş kendimize çekmişizdir."
(25/45-46)
"Dağları yerinde donmuş sanırsın, oysa onlar
bulutlar gibi geçerler. Bu herşeyi sağlam tutan
Allah'ın işidir. Doğrusu o, yaptıklarınızdan
haberdardır." (27/88)
"Rüzgarı gönderip bulutları yürüten, oları gökte
dilediği gibi yayan ve kısım kısım yığan
Allah'dır. Artık sen de aralarından yağmurun
çıktığını görürsün. Allah'ın kullarından
dilediğine verdiği yağmurla daha önceden
kendilerine yağmur indirilmesinden ümitlerini
kesmiş oldukları için onlar seviniverirler.
Allah'ın rahmetinin belirtilerine bir bak;
yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor?
Şüphesiz ölüleri o diriltir, her şeye kadirdir."
(30/48-50)
"Allah'ın geceyi gündüze, gündüzü geceye
kattığını, her biri belirli bir süreye doğru
hareket edecek olan güneşi ve ayı buyruk altında
tuttuğunu; Allah'ın yaptıklarınızdan haberdar
olduğunu bilmez misin?" (31/29)
"Gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları
altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden
Allah'dır. Ondan başka bir dost ve şefaatçiniz
yoktur. Düşünmüyor musunuz?" (32/4)
"Hamd, göklerde olanlar ve yerde bulunanlar
kendisinin olan Allah'a mahsustur. Hamd,
ahirette de ona mahsustur. O, hakimdir, her
şeyden haberdardır. Yere gireni ve ondan çıkanı,
gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. o,
merhametlidir, mağfiret sahibidir. Gaybı
bilendir. Göklerde ve yerde zerre kadar olanlar
bile onun ilminin dışında değildir. Bundan daha
küçüğü ve daha büyüğü de şüphesiz apaçık
Kitaptadır." (34/1-3)
"Doğrusu zeval bulmasın diye gökleri ve yeri
tutan Allah'dır. Eğer onlar zevale uğrarsa ondan
başka, and olsun ki, onları kimse tutamaz. O,
şüphesiz halimdir, bağışlayıcıdır." (35/41)
"Orada hurmalıklar ve üzüm bağları var ederiz,
aralarında pınarlar fışkırtırız. Onu ve
elleriyle yaptıklarının ürünlerini yesinler;
şükretmezler mi? Yerin yetiştirdiklerinden,
kendilerinden ve daha bilmediklerinden çift çift
yaratan Allah münezzehtir. Onlara bir delil de
gecedir: Gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta
kalıverirler. Güneş de yörüngesinde yürüyüp
gitmektedir. Bu güçlü ve bilgin olan Allah'ın
kanunudur. Ay için de sonunda kuru bir hurma
dalına döneceği konaklar tayin etmişizdir. Aya
erişmek güneşe düşmez. Gece de gündüzü geçemez.
Her biri bir yörüngede yürürler. Onlara da bir
delil: Soylarını dolu gemiyle taşımamız ve
kendileri için bunun gibi daha nice binekler
yaratmış olmamızdır." (36/34-42)
"Gökleri ve yeri yaratan, kendilerinin benzerini
yaratmaya kadir olmaz mı?
Elbette olur; çünkü o, yaratan ve bilendir. Bir
şeyi dilediği zaman, onun buyruğu sadece, o
şeye: 'Ol' demektir, hemen olur. Her şeyin
hükümranlığı elinde olan ve sizin de kendisine
döneceğiniz Allah yücedir." (36/81-83)
"Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların
Rabbi, güçlüdür, çok bağışlayandır." (38/66)
"Onlar, Allah'ı gereği gibi değerlendiremediler.
Bütün yeryüzü, kıyamet günü onun avucundadır;
gökler onun kudretiyle dürülmüş olacaktır. O,
putperestlerin ortak koştuklarından yüce ve
münezzehtir. (39/67)
"Sur'a üflenince, Allah'ın dilediği bir yana,
göklerde olanlar, yerde olanlar baygın düşer.
Sonra sura ir daha üflenince, hemen ayağa kalkıp
bakışır dururlar. Yeryüzü Rabbinin nuruyla
aydınlanır, kitap açılır, peygamberler ve
şehitler getirilir ve onlara haksızlık
yapılmadan, aralarında adaletle hüküm verilir.
Her kişiye işlediği ödenir. Esasen Allah,
onların yaptıklarını en iyi bilendir. inkar
edenler, bölük bölük cehenneme sürülür. Oraya
vardıklarında kapıları açılır. Bekçileri onlara:
"Size, içinizden, Rabbinizin ayetlerini okuyan
ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler
gelmedi mi?" derler.
"Evet geldi," derler. Lakin azap sözü
inkarcıların aleyhine gerçekleşir. Onlara: "Temelli
kalacağınız cehennemin kapılarından girin;
böbürlenenlerin durağı ne kötüdür!" denir.
rabblerine karşı gelmekten sakınanlar, bölük
bölük cennete götürülürler. Oraya varıp da
kapıları açıldığında, bekçileri onlara: "Selam
size, hoş geldiniz!
Temelli olarak buraya girin," derler. Onlar:
"Bize verdiği sözde duran ve bizi bu yere vâris
kılan Allah'a hamdolsun. Cenette istediğimiz
yerde oturabiliriz. Yararlı iş işleyenlerin ecri
ne güzelmiş!" derler. (39/68-74)
"Sizin içi yeri durak, göğü bina eden, size
şekil verip de şeklinizi güzel yapan, sizi temiz
şeylerle rızıklandıran Allah'dır. İşte Rabbiniz
olan Alah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne
yücedir." (40/64)
"Dikkat edin; onlar Rabblerine kavuşmaktan
şüphededirler; dikkat edin, Allah şüphesiz her
şeyi bilgisiyle kuşatandır." (41/54)
"Göklerin ve yerin yaratanı, size içinizden
eşler, çift çift hayvanlar var etmiştir. Bu
suretle çoğalmanızı ağlamıştır. Onun benzeri
hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir."
(42/11)
"Gökte de tanrı, yerde de tanrı odur.
Hakim olan, her şeyi bilen odur. Göklerin, yerin
ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı
kendisinin olan Allah ne yücedir!
Kıyamet saatini bilmek ona aittir. Ona
döneceksiniz." (43/84-85)
"Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasında
bulunanları oyun olsun diye yaratmadık. Biz
onları, ancak ve ancak gerektiği gibi yarattık.
Ama insanların çoğu bilmezler." (44/38-39)
"Övülmek, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve
âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. Göklerde ve
yerde azamet onundur. O, güçlüdür, hakimdir."
(45/36-37)
"Göklerde olanları, yerde olanları, hepsini
sizin buyruğunuz altına vermiştir. Doğrusu
bunlarda düşünenler için dersler vardır."
(45/13)
"Göklerdeki ve yerdeki ordular Allah'ın.
Allah, bilendir, hakimdir." (48/4)
"Göklerin ve yerin hükümralığı Allah'ındır. O,
dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah
bağışlayıcıdır, merhamet sahibidir." (48/14)
"Göklerde ve yerde olan kimseler, her şeyi ondan
isterler; o, her an kainatı tasarruf etmektedir.
Öyleyse Rabbinizin nimetlerinden hangisini
yalanlarsınız?" (55/29-30)
"Yeryüzünde bulunan her şey fanidir, ancak yüce
ve cömert olan Allah'ın varlığı bakidir."
(55/29-30)
"Göklerde ve yerde olanlar Allah'ı tesbih
ederler. O, güçlüdür, hakimdir. Göklerin ve
yerin hükümranlığı onundur; diriltir, öldürür.
O, her şeye kadidir. O, her şeyden öncedir,
kendisinden sonra hiç bir şeyin kalmayacağı
sondur; varlığı âşikardır; gerçek mahiyeti insan
için gizlidir. O, her şeyi bilir. Gökleri ve
yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden,
yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve
oraya yükseleni bilen odur.
Nerede olursanız olun, o sizinle beraberdir.
Allah yaptıklarınızı görür. Göklerin ve yerin
hükümranlığı onundur. Bütün işler Allah'a
döndürülür. Geceyi gündüze katar, gündüzü geceye
katar; o, kalblerde olanı bilendir." (57/1-6)
"Göklerde olanları da, yerde olanları da
Allah'ın bildiğini bilmez misin? Üç kişinin
gizli bulunduğu yerde dördüncü mutlaka odur;
bunlardan az veya çok, ne olursa olsunlar,
nerede bulunurlarsa bulunsunlar, mutlaka onlarla
beraberdir. Sonra kıyamet günü, işlediklerini
onlara haber verir. Doğrusu Allah, her şeyi
bilendir." (58/7)
"Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah'ı
tesbih ederler. Hükümdarlık onundur, övülmek ona
mahsustur.
O, her şeye kadirdir." (64/1)
"Gökleri ve eri gerektiği gibi yaratmıştır. Size
şekil vermiş ve şeklinizi güzel yapmıştır. Dönüş
onadır. Göklerde ve yerde olanları bilir;
gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da
bilir; Allah, kalblerde olanı bilendir."
(64/3-4)
"Yedi göğü ve yerden bir o kadarını yaratan
Allah'dır. Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve
ilminin her şeyi kuşattığını bilmeniz için
Allah'ın buyruğu bunar arasında iner durur."
(65/12)
"Hükümdarlık elinde olan Allah yücedir ve her
şeye kadirdir. Hanginizin daha iyi iş işlediğini
belirtmek için ölümü ve dirimi yaratan odur. O,
güçlüdür, bağışlayıcıdır. Gökleri yedi kat üzere
yaratan odur. Rahman'ın bu yaratmasında
düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak,
bir aksaklık görebilir misin." (67/1-3)
"And olsun ki yakın göğü şıklarla donattık,
onlarla şeytanların taşlanmasını sağladık ve
şeytanlara çılgın alev azabı hazırladık." (67/5)
"Sizi yerde yaratıp yayan odur ve onun huzurunda
toplanacaksınız." (67/24)
"Allah'ın göğü yedi kat üzerine nasıl
yarattığını görmez misiniz? Aralarında aya
aydınlık vermiş, güneşin ışık saçmasını
sağlamıştır. Allah sizi yerden bitirir gibi
yetiştirmiştir. Sonra sizi oraya döndürür ve
yine oradan çıkarır. Yeryüzünde dolaşabilmeniz,
orada yollardan ve geniş geçitlerden
geçebilmeniz için onu size yayan odur."
(71/15-20)
İkinci Madde
Alemin yaratılış düzenini özet olarak bildirir.
Ey aziz, malum olsun ki, müfessirler ve
muhaddisler ittifak etmişlerdir ki; Allah Teala
Hazretleri, birlik mertebesinde gizli bir
hazineyken, tanınmayı ve bilinmeyi istemesi ve
sevmesiyle, ruhlar ve cesetler âlemini yaratıp,
kendi rahmetinin güzelliğini, celal ve azametini,
bağış ve nimetini, sanatının çeşitliliğini ve
hikmetinin sırlarını göstermeyi diledikte; bütün
yaratıklarından önce yokluğun sırrından pırıl
pırıl yeşil cevheri vücuda getirmiştir. Bazı
rivayetlere göre, kendi nurundan oldukça hoş ve
büyük bir cevher var edip, ondan kâinatın tümünü
derece derece ve düzenli biçimde ortaya
çıkarmıştır. Buna, ilk cevher, nur-u Muhammedî,
Cevh-i mahfuz, akl-ı kül, izafî ruh diye
adlandırırlar ki, bütün ruhların ve cesetlerin
başlangıcı ve kaynağı bu cevherdir. Çünkü Hak
Teala muhabbetle o cevhere bir bakmıştır; o anda
cevher, utancından eriyip su gibi akmıştır,
halis özü üstüne çıkmıştır. O özden ilk olarak
küllî nefsi yaratmıştır. Sonra meleklerin
ruhlarını, bitkilerin ruhlarını, tabiatların
ruhlarını sırasıyla yaratmıştır. Bu ruhlar için
mertebelerine göre belirli makamlar tayin edip,
her sınıf kendi belli makamlarına gitmiştir. Her
ruh, kendi cinsini bulup, topluluklar oluşturmuş
ve her topluluk makamında kalmıştır. Ruhlar ve
melekler âlemi, bu ondört çeşit ruhla tamam
olmuştur. Bu âlemin en yüksek, en saf ve en
güzel olanını gayb âlemi, lâhut âlemi, ceberut
âlemi diye adlandırırlar. Ortasına, ruhlar âlemi,
mânâlar âlemi, emirler âlemi, derler. Alt
kısmına, en kesif ve cisimlere yakın olan
kısmına mücerret âlemi, berzah âlemi, misal
âlemi derler.
Melekler ve ruhlar âleminin yaratılmasından
ikibin yıl sonra Hak Teala'nın ezeli iradesi
diledi ki, nam ve şanını ortaya çıkarmak için
cisimler âlemini yarattı. Bunun üzerine ilk
cevhere muhabbetle bir daha bakmıştır. Onun yüzü
suyu, utancından harekete gelip dalgaları
yükselmişti r ve cevherin yüce özünden arş-ı
âzam vücuda gelmiştir. Öteki özlerinden kürsü,
cennet, cehennem, yedi gök, dört unsur vücuda
gelip şekillenmiştir. Arş-ı âlâdan esfel-i
sâfiline dek bu sûret âlemi, bu tertip üzere
düzen bulup, onbeş çeşit cisimle mülk âleminin
ortaya konuşu tamam olmuştur. Bu âlemin üst
tabakasına ulvî âlem, beka âlemi, ahiret âlemi
derler; orta tabakasına orta âlem, gök cisimleri
âlemi, felekler âlemi, gökle âlemi derler; alt
tabakasına süflî âlem, cisimler âlemi, unsurlar
âlemi, oluş ve bozuluşlar âlemi, dünya âlemi
derler. Ruhlar ve melekler âlemindekilerle mülk
âlemindekilerin toplamı yani ruhların çeşitleri
ile basit cisimlerin sınıflarının hepsi, harfler
misali yirmi dokuzda tamam olmuştur. Her iki
âlemin varlıklarının birleşmesinden üç kısım
bileşik cisim vücuda gelmiştir: Madenler,
bitkiler ve hayvanlar. Tıpkı hece harflerinden
isim, fiil ve harflerin vücuda gelip, insanların
lisanı olduğu gibi, her iki âlemdekilerden de üç
bileşim ortaya çıkıp, onlardan cihan kitabı
sonsuz mânâlar kazanmıştır. Şu halde ibret
gözüyle âleme bakan ârifler, her nesnede nice
hikmetler görmüşlerdir ve Allah dostları,
Allah'ın yüce sanatının sırlarını anlayarak,
birer harf olan eşyadan mânâya ulaşıp, Hak'kın
huzuruna ermişlerdir.
Rubai
Alem ki tamam nüsha-i hikmettir
Mânâsını fehm eyleyene cennettir
Mahrum-u şuhûd olanların çeşminde
Zinda-ı belâ çah ve gam-ı mihnettir.
Arş-ı âzamı ve muhterem taşıyıcılarının
keyfiyetini bildirir.
Ey aziz, malum olsun ki, müfessirler ve
muhaddisler, söz birliği ile demişlerdir ki; Hak
Taâlâ, âlemin tamamını bir anda yaratmaya
kâdirken altı günde yaratması, yani pazar
gününden başlayıp âlemde bulunanları cuma
gününde tamam eylemesi, kullarına her işte sabır
ve ihtiyatı öğretmek ve anlatmak içindir.
Nitekim buyurmuşlardır ki: "And olsun ki
gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları
altı günde yarattık ve biz bir yorgunluk da
duymadık." (51/38). Hak Teala kudretiyle, yeşil
cevherin yüksek özünden arş-ı âzâmı yaratmıştır
ki, onun nurunun büyüklüğü anlatılamaz. Bunun
etrafı kırmızı yakut olup, bütün yaratıkların
sıfat ve sûretleri burada nakşolunmuş,
resmedilmiştir. Göklerin üstünde Rahman'ın arşı,
meleklerin kıblesi kılınmıştır. Nitekim
yeryüzünde Kâbe, yerdekilerin kıblesi
kılınmıştır. Arş-ı âzamın yetmiş bin lisanı
vardır ki, her bir lisanı başka bir lügatla Hak
Taala'ya tesbih eder, zikredicidir. Arş-ı âzamın
dört sütunu vardır ki, her biri yerin
derinliklerine ulaşır. Arş-ı âzam su üzerinde,
su rüzgâr üzerindeyken Hak Taala dört büyük
melek yaratmıştır; halen arşı taşıyanlar
onlardır. Kıyamet gününde başka dört büyük melek
yaratsa gerektir ve arşın taşıyıcıları o gü
sekiz olsa gerektir. Arşın taşıyıcılarının her
birinin dört yüzü vardır ki; bir yüz insan
sûretinde tasvir olunmuştur. Her bir yüz,
yeryüzünde kendi benzeri olan yaratıklar için
Allah'dan rızık istemektedir. Arşın taşıyıcıları
daima ayakta durup, arş-ı âzamı boyunları
üzerinde yüklenmişlerdir. ayakları ise yedi kat
yerden aşağıdadır. Allah'a yakın meleklerin
hepsinden, Allah katında daha muhterem olan
arşın taşıyıcılarıdır. Bu meleklerin birinin adı
israfil'dir ki, arşın bir ayağı onun boynu
üzerinde sapasağlamdır. Hak Taala'ın katında
hepsinden daha aziz ve kerim olan odur. Sûrun
sahibi odur ki, kıyamete dek Levh-i Mahfuza
bakar. Sûra üflemek için hazır durur. Levh-i
Mahfuzdan, Cebrail, Mikail ve Azrail
aleyhisselamların işlerini, durumlarını ve
amellerini açıklamakta, haber vermekte ve
kendilerine ulaştırmakta mahirdir. Arşın
taşıyıcılarından her birinin dört kanadı vardır
ki, dört yöne yayılmışlardır. Arşın
taşıyıcılarının yarısı kar, yarısı ateştir ki,
biribirlerini söndürmeyip, yıldız böceği gibi
biribiriyle kaynaşmışlardır. Arşın
taşıyıcılarının cüsseleri öyle büyüktür ki,
kulak memeleriyle boyunları arası kuş uçuşuyla
yediyüz yıllık mesafedir. Arşın taşıyıcılarına
"büyük melekler" adı da verilmiştir. Arşın
taşıyıcılarının kelimeleri, sürekli tesbih olup,
şu sözler lisanlarının virdi kılınmıştır:
"Sübhane zi'l' mülki ve'l-melekut. Sübhane
zi'l-arşi ve'l-izzeti ve'l-azameti ve'l-heybeti
ve'l-kudreti ve'l-kibriyai ve'l-ceberuti
Sübhane'l-meliki'l-mabudi
Sübhane'l-meliki'l-mevcudi
Sübhane'l-meliki'l-hayyi'llezi Lâ yenâmü ve lâ
yemutü sübbuhun kuddûsün Rabbünâ ve
Rabbü'l-melaiketi ve'r-ruh."
Dördüncü Madde
Arş-ı âzamın çevresinde olan nehirleri ve
melekleri bildirir.
Ey aziz, malum olsun ki, müfessirler ve
muhaddisler tam bir ittifakla demişlerdir ki:
Hak Taala, arş-ı âzamın çevresinde sekiz nehir
yaratmıştır ki, dördü kardan beyaz ve soğuk,
dördü baldan tatlı ve temizdir. Bu sekiz nehir,
sürekli akarak, arş-ı âzamı tavaf ederler. Hak
Taala, orada Harkail namında bir melek
yaratmıştır ki, bütün eşyanın sırlarına
yetmiştir. O melek, arşa gitmek isteyip, Hak
Taaladan destur isteyerek arşı tavafa gitmiştir.
Üç bin sene boyunca, sekizbin kanadıyla uçmuş ve
bitkin düşmüştür. Hak Taala ona kuvvet verip,
tekrar uçmasını murat etmiştir. Üç bin yıl daha
arşın çevresinde gitmiştir ve acze düşmüştür.
Hak Taala ona tekrar kuvvet ve kudret vermiş ve
uçmayı emretmiştir. Üç bin yıl kadar yine
gitmiştir ve tekrar acze düşüp görmüştür ki,
dokuzbin senede ancak arşın bir ayağından
ötekine yetmiştir. O, hayretteyken, Hak'dan
şöyle nida gelmiştir: "Ey Harkail! Eğer kıyamete
dek uçsan, arşımı tamamıyle tavaf edemezsin."
Sekiz nehrin gerisinde arş-ı âzamın çevresinde
bin perde nurdan, bin perde karanlıktan
yaratılmıştır; ta ki, arşın nurunun şiddetinden
çevresinde bulunan melekler yanmasınlar, iye
onları perdelemiştir. Bu perdelerin arasında
yetmişbin melek yaratılmıştır; arşı kuşatan
Rahman'a sürekli tesbih ederler. Arşı tavaf için
çevresinde giderler ve günde iki defa arşı
yüklenenlere selam verirler.
Bunlara "saf tutan melekler" derler. Bunların
arasında da yetmişbin saf melek yaratılmıştır.
Bunlar ebedî ayakta durup: "Sübhanallahü
ve'l-hamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahü
ve'llahü ekber. Ve lâ havle ve lâ kuvvee illâ
billahi'l-aliyyi'l-azim."2
Bu safların gerisinde bir büyük yılan vardır ki,
arş-ı âzamı kuşatır. Yılan, başını kuyruğu
üzerine koymuştur. Başı beyaz inciden, vücudu
sarı altından, gözleri kırmızı yakuttan
yaratılmıştır. Onun yüz bin kanadı vardır ki,
kanatlarının her saçağının yanında bir melek
tesbih eder bulunmuştur. O sarı yılanın
tesbihinin sadasından melekleri titreme alır.
Zira, bu, bütün meleklerin tesbihinin sadasına
galip gelmiştir. ağzını açtıkça, gökleri ve yeri
bir lokma etmesi mümkündür. Eğer o büyük yılan
tesbihinde taltif ile ilham olunsaydı, onun
sadasının mehabetinden bütün yaratıklar helak
olurlardı.
Hak Taala, melekleri, değişik nurlardan ve
çeşitli tavırlardan yaratmıştır. Arşa yakın olan
meleklerin nurları şiddetli ve belirgindir. Arş
meleklerinin nurlarına, sidre melekleri tahammül
edemezler. Sidre meleklerinin nurlarına,
göklerin ve yerin melekleri tahammül edemeyip,
yanarlar. Bütün melekler, Hak'kın emirlerine
göre amel ederler. Onar, insanlar gibi Hak
Taala'ya âsi olmazlar. Gıdaları tesbihtir:
Yemezler, içmezler, uyumazlar ve cinsi
münasebette bulunmazlar. Çoğu insan suretinde
olup, kanatları kuş kanatlarına benzer.
Cisimleri latif olduğundan çeşitli suretlerde
teşekkül ederler. Hak'kın emri ile hizmette göz
kamaştıran şimşek gibi giderler.
Her biri bir hizmettedir. Kimi, arşın çevresinde
tesbih ve tavaf eder, kimi kürsüde, kimi sidrede,
kimi cennette, kimi cehennemde, kimi gökte, kimi
yerde, kimi ayakta, kimi kuutta, kimi rükuda,
kimi secdede; sürekli tesbih ederler. Kimi,
insanların hizmetine vekildir; gece-gündüz
onları koruyup, amellerini yazarlar. Bunlara "Kiramenkatibin"
ve "hafaza/koruyucu" derler.
Meleklerin de kendilerinden peygamberleri vardır.
Biri İsrafil aleyhisselamdır ki, sureti yukarıda
anlatılmıştır. Biri Cebrail aleyhisselamdır ki,
altıyüz kanadı vardır, her kanadının yüz saçağı
vardır. Her saçağının uzunluğu doğu ile batı
arası kadardır. Bütün kanatları değişik renkte
nurlardandır. Büyük cüssesi kardan beyazdır.
Ayakları yerin altındadır ve öyle kuvvetlidir ki
bir saçağıyla dağları unufak eyler. O, Hak
Taala'dan yeryüzündeki peygamberlere selam ve
kelam getirmeye vekildir. Şekil ve azamette
İsrafil aleyhisselam gibidir. Biri Mikail
aleyhisselamdır. kanatlarının sayısını ancak Hak
Taala bilir. O, denizdeki meleklerin vekilidir.
Çünkü gökler ve yer meleklerle doludur. Her biri,
yağmur yağdırmak gibi nica hizmetlere memurdur.
Yağmur tanelerinin her birini bir melek indirir,
kıyamete dek de bir daha ona nöbet gelmez. Her
yere inen yağmur, Mikail aleyhisselamın reyi ve
tedbiriyledir.
Zira bu görev ona verilmiştir. O da, cüssece
Cebrail aleyhisselam gibidir. Peygamberlerden
biri de Azrail aleyhisselamdır. O, can almaya
vekildir. Bütün ruhları kabzeden odur. Bütün
yeryüzü, onun huzurunda bir sofra misalidir.
Rahmet ve gazap meleklerinden nice yüzbin ordusu
vardır. Şekil ve büyüklükte, kanatlarının
çokluğunda Mikail aleyhisselam gibidir. Hazreti
İsrafil, Cebrail, Mikail ve Azrail (selam onlara
olsun) dördü de bütün meleklerin reisi ve
peygamberidirler ki; göklerde ve yerde olan
meleklerin hepsi bunların emrine itaatkâr ve
boyun eğmiş durumdadır.
Beşinci Madde
Arş-ı azamın altında olan kürsü, levh-i mahfuz,
kalem, sidretülmünteha, tuba ağacı, İsrafil'in
uru ve ruhların berzahını bildirir.
Ey aziz, malim olsun ki, müfessirler ve
muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak Taala
arş-ı azamın nurundan ve onun altında, kırmızı
yakut renginde arşın ayağına bitişik dört sütun
üzerinde bir büyük kürsü yaratmıştır. Onun
sütunları yerin derinliklerine erişmiştir.
Gökler, yerler ve kaf dağı kürsünün boşluğunda,
çölde bir sofra misalidir. Ama u tür
benzetmelerden muart, miktarları sınırlamak
değildir, büyüklüklerini anlatmaktır. Çünkü
onların miktarlarını ancak onları var eden
âlemin yaratıcısı bilir. Arştan murat, taht
mülküdür, kürsüden murat da Allah'ın ilmidir,
diye itikat edenler, hata etmişlerdir; âyet ve
hadislere muhalif gitmişlerdir.
Hak Taala, arş-ı azamın altında, onun nurundan
yeşil bir zebercet renginde büyük ve yeşil bir
levha yaratmıştır. Etrafını kırmızı yakut
renginde yer etmiştir. Zümrüt renginde bir yeşil
kalem yaratmıştır ki, uzunluğu yüz yıllık mesafe
gitmiştir. Onun içinde mürekkebi beyaz nur
çıkardı. Çünkü Hak Taala, ona: "Ey kalem yaz!"
diye nida kılmıştır. O an, bu heybetten kalem,
ıstıraba gelmiştir ve gök gürültüsü sadası gibi
bir sada ile tesbih edip, Hak'kın yürütmesiyle
levh-i mahfuz üzerinde yürümüştür ve kıyamete
dek hep olup olacakları yazmıştır. Levh-i mahfu
yazıyla dolmuştur. Ondan sonra 5akan aktı kalem
kurudu) tabirince, kalem kuruyup kalmıştır. iyi
olan iyi, kötü olan kötü olmuştur. Lakin Hak
taala, her gece ve gündüzde levh-i mahfuza
üçyüzaltmış kere nazır edip, her nazarda bir
nesne mahvedip yerine bi nesne koyar.
Murat ettiğini işler. Nitekim: "Allah dilediği
hükmü kaldırır, dilediğii de yerinde bırakır.
Bütün kitapların esası onun katındadır." (13/39)
buyurmuştur Hak Taala bütün kulların işlerini
levh-i mahfuza yazmıştır ki, göklerdekiler ve
yerdekiler şunu bilsinler: Bütün yaratıkların
hükümleri oradaki ilim üzere yürür ve ona uyar.
O halde, levh-i mahfuzu ve kalemi inkar eden
münafıktır.
Hak Taala arş-ı azamın altında ve onun nurundan,
kürsü karşısında, cenetlerin üstünde beyaz inci
benzeri bir boşluk yaratmıştır ki, bu,
sidretülmünteha ve tuba ağacının asıl beslendiği
yerdir. cebrail'in ve ona yakın meleklerin
makamı buradadır. Hak Taala sidretülmüntehada
büyük bir ağaç yaratmıştır ki, ona tuba ağacı
derler. Onun aslı sarı altındandır.
Dallaı kırmızı mercandandır. Yaprakları yeşil
zümrüttendir. Çeşitli meyveleri şekerdendir.
Sonsuz dalları, cennet köşklerine sartmıştır.
Sayısız meyvelerinden, cennettekiler zevkle
toplarlar. Sidretülmünteha ve arş-ı azam
arasında yetmişbin perde tabakası yaratılmıştır;
ta ki, sidrede olan melekler, arşın nurunun
şiddetinden yanmayalar. Hak Taala arş-ı azamın
altında ve onun nurundan arşın ayağına bitişik,
kırmızı mercan renginde, boynuz ve kovan
şeklinde, oldukça büyük ve uzun, içi boş bir
nesne yaratmıştır. Onun boşluğunda birinci ve
ikinci berzahı kılıp, yani insanların
bedenlerine gelecek olan ruhların ve gelip
gitmiş ruhların mekanı olup, göklerin ve
yerlerin tabakaları yuvarlak ekmekler gibi onda
düzülüp, o, onlara dokunmaksızın hepsini
kuşatmıştır. Bu kuşatıcı boşluk, İsrafil'in
surudur. Onun iç düzeyi, bal kovanındaki mumun
yüzündeki gözenekler gibi göz göz olup, ilk
berzah aleminde, bedenlere gidecek ruhlar için,
ikinci berzahta bedenlerden çıkıp haşrı bekleyen
ruhlar için o yüzeyin gözenekleri mesken ve
sığınak olmuştur. Ruhlar, o çukurcuklarda,
mertebelerine göre kıyamete kadar yuva ve makam
tutup, her biri kendi makamında ikamet
kılmıştır.
Altıncı Madde
Sidretülmüntehada olan meleklerin vasıflarını ve
durumlarını, arşın horozu olan tavusun
renklerini ve zikirlerini bildirir.
Ey
Aziz, malum olsun ki, müfessirler ve
muhaddisler ittifak üzere demişlerdir ki: Hak
Taala, sidretülmüntehada vekil kıldığı meleği,
büyük bir cüssede ve acaip şekilde yaratmıştır.
Onun yetmiş yüzü vardır. Her yüzünde yetmiş ağzı
vardır. Her ağzında yetmiş dili vardır. Her
dili, başka bir lügatla Hak Taalayı devamlı
tesbih eder. Hak Taala, sidrede dörtbin saf
melek yaratmıştır.
Her saffın meleklerinin sayısı onbine yetmiştir.
Birinci safta olan melekler, sürekli secdeye
varıp: "Sübhanallah" derler, ikinci safta
bulunan melekler, daima oturup: "Elhamdülillah"
derler. Üçüncü safta duran melekler, hep rükua
varıp: "La ilahe illallah" derler. Dördüncü
safta kalan melekler, kıyamda durup: "Allahü
ekber" derler.
Hak Taala, sidrede, yeşil zümrütten, minare
şeklinde bir büyük direk yaratmıştır ki,
sidreden yüksekliği yetmişbin fersah mesafededir.
O direğin başında beyaz inciden büyük bir kubbe
yaratmıştır. O kubbenin üzerinde tavus kuşu
şeklinde, çeşitli cevherler renginde bir acaip
melek yaratmıştır. Oun bin beşyüz kanadı vardır.
Her kanadında yüzbin saçağı vardır. Her bir
saçağı üzerinde üç satır yeşil yazıyla yazılmış
yazılar vardır. Birinci satırda: "Bismillahirrahmanirrahim",
ikinci satırda: "La ilahe illallah Muhammedün
resulüllah", üçüncü satırda: "Onun zatından
başka her şey yokluğa mahkumdur" (28/88),
yazılmıştır. İşte buna arş horozu derler ki, o
kanatlarını yaydıkça, onun saçaklarından
cennettekiler üzerine nisan yağmuru gibi Hak'kın
izniyle rahmet iner. Namaz vakitlerinde, o arş
horozu, kanatlarını birbirine vurup, feryat ile
öter. Kanatlarının her bir saçağından başka bir
sada peyga olup, cennetlerin ağaçlarının
dallarını sabah rüzgarı gibi sallar. Onun
ötüşünden, cennette olan huri ve gılman mesrur
olup, odalardan başlarını çıkarıp, birbirlerini
müjdelerler ki; "Muhammed
sallallahüaleyhivesselamın ümmetinin namaz vakti
gelmiştir. Şimdi hepsi ibadetle meşguldür." Hak
Taâlâ, arş horozuna nida eder ki: "Ey kuş, niçin
böyle feryat edersin?" O melek der ki: "Ey
Allahım, mümin kulların dünyada sana ibadete
yöneldikçe, ben onlar için senden rahmet isterim."
O zaman ona, Hak'kın hitabı gelir ki: "Ey kuş,
dünyada beş vakit namazını eda eden kullarıma
rahmet edip, cehennem ateşinden azat ederim.
Naim cennetleriyle onları hisselendirir ve
sevindiririm." Bu hitap ile arş horozu hoşnut
olmuştur. (Kudretiyle kainatı yaratan Allah
münezzehtir. O, kainatları hikmetiyle benzersiz
yaratmıştır. İlmiyle her şeyi kuşatmış ve her
şeyi tek tek saymıştır.)
İKİNCİ BÖLÜM
Cennetlerin isimlerini, vasıflarını ve
sayılarını onlarda olan nehirleri, ağaçları,
binalarının çeşitlerini, nimetlerini, hurilerini
ve gılmanlarını dört madde ile açıklar.
Birinci Madde
Cennetlerin isimlerini ve sıfatlarını ve onlarda
olan nehirleri, ağaçları ve meyvelerini, yüksek
şatoları ve gözalıcı elbiseleri bildirir.
Ey
Aziz, malum olun ki, müfessirler ve
muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak Taala,
arş ve kürsün altında, yedi göğün üstünde, arşın
nuru ile sudan ekiz cennet yaratmıştır. Bunlar,
biribirinden yüksektir. En yükseği adn
cennetidir ki, Mevla'nın görülme yeridir.
Birinci cennetin ismi, darülcelaldir ki, beyaz
incidendir. İkinci cennetin ismi, darüsselamdır
ki, kırmızı yakuttandır. Üçüncü cennetin ismi,
cennetülme'vadır ki, yeşil zebercettendir.
Dördüncü cennetin ismi cennetülhulddur ki, sarı
mercandandır. Beşinci cennetin ismi,
cennetünnaimdir ki, beyaz gümüştendir. Altıncı
cennetin ismi, cennetülfirdevsdir ki, kırmızı
altındandır. Yedinci cennetin ismi,
cennetülkarardır ki, misktendir. Sekizinci
cennetin ismi, cennetüladndir ki, terleyen
incidendir. Bu adn cenneti, surlarla çevrili bir
şehrin ortasındaki yüksek dağın üzerinde bulunan
iç kale gibidir. Bütün cennetlerin içinde ve
ortasında olduğundan, hepsine komşu,
şereflendirilmiş bir mekandır; cennetlerin
nehirlerinin çoğunun kaynağıdır. Burası
sıddıkların, hâfızların makamıdır. Rahman'ın
tecelli mahallidir.
Her cennetin bir kapısı vardır ki, uzunluğu ve
genişliği yüz yıllık yoldur. Her kapı iki
kanatlıdır ve tek parça sarı altındandır.
Çeşitli renklerde cevherle işlenmiş ve nice bin
nakış ile süslenmiştir. Birinci cennetin kapısı
üzerinde: "La ilahe illallah Muhammedün
resulüllah" yazılmıştır. Öteki kapıları
üzerinde: "La ilahe illallah diyene azap etmem"
yazılmıştır. Bütün cennetlerin toprağı misk,
taşları cevher, bitkileri, zaferan çiçeklerinin
renginde, kıpkırmızıdır. Binalarının bir cephesi
altın, bir cephesi gümüş ve sıvası anberdendir.
Sarayları terleyen incidir, köşkleri sarı
yakuttur. Sarayların ve binaların kapıları hep
mücevherdir.
Her sarayın önünde dört nehir akar. Nehirlerden
biri abıhayat, biri halis süt, biri tertemiz
şarap, biri saf baldır. Nehirlerin etrafı
meyveli ağaçlarla baştan aşağı bezenmiştir.
Cennet ağaçlarının dalları kurumuz, yaprakları
dökülüp çürümez, Meyveleri sürekli tazedir.
Yedi cennetin en âlâsı olan sekizinci cennette
nice akan ırmaklar daha vardır. Bunlardan biri
rahmet nehridir ki, bütün cennetleri dolaşır.
Suyu, hepsinden saf ve baldan tatlıdır. Rengi
kardan beyazdır. Kum inciden üstündür. Cennet
nehirlerinin biri dahi kevser nehridir. Hak
Taala, onu, sevgili Habibi Muhammed sallallahu
aleyli vesellem hazretlerine vermiştir. Nitekim
ona hitap edip: "Biz sana kevseri verdik,"
(108/1) buyurmuştur. O nehrin genişliği üçyüz
fersah mesafedir. Onun kaynağı arşın altı olup,
oradan sidreye gelir, oradan cennet-i firdevse
dökülür. Öyle süratli akar ki, yaydan fırlayan
ok gibi firdevs-i âlayı ve altında olan
cennetleri geçerek dolaşır. Rengi sütte beyaz,
tadı şekerden şirin, kokusu anberden hoştur.
ondan bi kere içen bir daha susamaz. asla bir
illet ve hastalık görmez.
Lezzeti ebedi damağından gitmez. İlk cennetin
kapısı yanında, kevser nehrinin kenarında,
renkli cevherlerden kâseler vardır, sayıları
yıldızlardan çoktur. Ümmetlerin haşrinden sonra,
cehennem köprüsünden geçenler, Habib-i Ekrem
sallallahü taala aleyhi vesellem cennete
girmeden önce ümmetiyle ondan içseler gerektir.
Kevser nehrinin kenarlarında, terleyen inciden
ve kırmızı yakuttan daha saf yüksek ağaçlar
vardır ki, dalları çeşitli sadalarla nağme
ederler. Dallar üzerinde cins cins kuşlar
değişik seslerle tesbih ederler.
Cennet nehirlerinin biri, kâfur nehridir. Biri
tesnim nehri, biri selsebil nehri, biri mühürlü
rahik nehridir. Bu nehirlerden başka yüksek
cennetler içinde nice bin akan nehir vardır ki,
etraflarında nice yüzbin meyveli ağaçlar vardı.
cennetlikler için nice ipek döşekler gibi, nice
bin gözalıcı elbise vardır. Nice çeşit lezzetli
yiyecekler ve tertemiz içecekler vardır ki,
hesabını ancak Hak Taala bilir.
Cennetlerin genişliği, yani sekiz sûrundan her
iki sûrun arası, yer ve gök arası kadar farz
olunup, cennetlerin uzunluğu hudutsuz ve
sınırsız sayılmıştır. Fakat cennetlerin
derecelerinin tümü, altıbin altı yüz altmışyedi
derece bilinmiştir; Kur'an âyetleri sayısınca
hesaplanmıştır. Her iki derecenin arası, beşyüz
yıllık mesafe bulunmuştur. Çünkü cennetlikler,
ezberledikleri Kur'an ayetleri adedince
derecelere nail olmuşlardır. O halde Kur'an
hâfızları, cennetlerin en üstününü bulmuşlardır
ve adın cennetinin ortasına ulaşmışlardır.
İkinci Madde
Cennet nimetlerinin çeşitlerini ve cennetlerde
bulunan huri ve gılmanları, Rahman'a kavuşmayı
ve görmeyi bildirir.
Ey aziz, malum olsun ki, müfessirler ve
muhaddisler ittifak üzere beyan etmişlerdir ki:
Cennetlikler için olan nimetler, her durumda
hazır olup, arzu ettiklerinde önlerine gelir.
Yüksek ağaçların sarkan meyveleri, işaretleriyle
ellerine gelir ve her anca çeşitli meyvelerle
lezzetlenirler. Her ne yiyecek ve içecek
isterlerse hazır bulurlar. Kazanmaya ve
pişirmeye hacet yoktur. Zira cennette zahmet ve
ateş olmaz.
Cennet ağaçlarının en büyüğü tuba ağacıdır ki,
kökü sidrede, dalları ve meyveleri cennet
saraylarının içindedir. Tıpkı dünyada güneşin
yukarıda bulunup, ışığı bütün evlere girdiği
gibi. Tubanın aslı, cennetin yukarısında olan
sidrede bulunup, sayısız dalları cennet
saraylarına inmiştir. Cennetlikler, onun çeşitli
meyvelerinden meyvelenip, her demde nice lezzet
bulmuşlardır.
Müminler için renkli döşeklerle süslü saraylarda
ve şatolarda, yastıklar üzerinde aner saçlı,
hilal kaşlı, kara gölü, güneş yüzlü, şirin sözlü,
işveli ve nazlı, inci dişli, mercan dudaklı, gül
yanaklı, selvi boylu, güzel huylu, gülden taze
ve taravetli huri kızları vardır. Bunlar
cennetliklerin temiz eşleridir. Her birisi
yetmiş kat elbise giymiştir. Renkleri çeşitli,
ölçüleri hafiftir. Her hurinin taravetli teni
cam gibi şeffaftır. Başlarına nur renkleriyle
ışıldayan taçlar koymuşlardır. Çeşitli
cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerinde oturup,
müminlere bakarlar. Karşılarında hizmet için
nice bin çocuk ve gılman saf saf dizilmişlerdir.
Cennetlere giren müminler ebedî orada kalırlar,r
asla çıkmazlar. Selamla şirin sohbetler edip,
boş sözle asla hatır yıkmazlar. Cennetlikler
için asla ihtiyarlama yoktur. Elbiseleri eskimez.
Gönülleri zengin, gözleri toktur. Yerler,
içerler fakat ayak yoluna gitmezler. Yiyip
içtikleri latif bir buhar gibi olup, gül suyu
gibi bedenlerinden sızar, asla küçük su
dökmezler. Oradaki huriler ve kadınlar, hayızdan,
nifasdan ve buna benzer şeylerden uzak ve pak
olmuşlardır.
Cennetlikler her an ve her zaman emniyet
içindedirler. Üzüntüden, gamdan, bir şeyler
tedarik etmekten kurtulmuşlardır. Hastalıklardan
ve sakatlıklardan selamet bulmuşlardır. Sıhhat
ve âfiyette ebedî sevinçlidirler. Saadetleri
sonsuzdur. Müminler için Rahman'ın melekleri,
her hafta bir kere mücevherle donatılmış
buraklar getirip, Hak Taalanın selam ve davetini
tebliğ ederler, müjdelerler. Onlar da, buraklara
binip, adn cennetine yükselip giderler. Hak
Taalanın misafirhanesine varıp, ikram ve
izzetlerini görüp, çeşitli nimetlerini yiyip,
selam ve kelamını işitip, Hak'kın cemalini
gözleriyle müşahede ederler. Görüntüsünün
lezzetinden mest olup, cennet nimetlerini unutup
giderler. Oradan Hak'kın izniyle yine kendi
makamlarına dönerler.
Bütün cennetleri bekçisi ve hâkimi, sevimli ve
büyük bir melektir.
Şekli insan, ismi Rıdvan'dır. Cennetler içinde
gece ve gündüz olmaz.
Bütün cennetler bir an ışıksız kalmazlar. Çünkü
cennetlerin gökyüzü Rahman'ın arşıdır. Her an
arşın nurları onları ışıklandırır.
Üçüncü Madde
Cennet nimetlerinin hülasası ve o devlete nail
olanı bildirir.
Eyaziz, malum olsun ki, Hak Taala kutsî hadiste
azametle şöyle buyurmuştur: "Ey insanoğlu! Sen
dünyaya nice rağbet ve iltifat edersin ki, o
fanidir. Nimetleri geçicidir, hayatı sınırlıdır.
Gerçekten benim katımda, bana itaat eden insan
için sekiz cennet hazırlamışımdır. Kapıları dahi
sekizdir. Her bir cennette zaferandan yetmiş bin
bahçe vardır. Her bir bahçede inci ve mercandan
yetmiş bin belde vardır. Her bir belde içinde
kırmızı yakutta yetmişbin saray vardır. Her bir
sarayda zebercetten yetmişbin daire vardır. Her
bir dairede sarı altından yetmişbin oda vardır.
Her bir oda içinde sarı yakuttan yetmiş bin
yatak vardır. Her bir yatak üzerinde süslü
ipekten yetmiş bin döşek döşenmiştir. Her bir
döşek üzerinde bir huri kızı ve her bir hurinin
önünde sarı altından bir sini vardır. Her bir
sinide renkli cevherlerde yitmişbin tabak vardır.
Her bir tabakta başka çeşit yemek vardır.
Her bir saray altında akan dört nehir vardır.
Bunlardan biri su, biri süt, biri şarap, biri
saf baldır. Her bir nehrin kenarında yetmiş bin
ağaç vardır. Her bir ağacın yetmişbin çeşit
meyvesi ve yetmişbin renk yaprağı vardır. Her
bir ağaç üzerinde renkli kuşlardan yetmişbin
çeşit kuş vardır. Her bir kuş yetmişbin çeşit
sada ile bana tesbih eder. Benim itaatkar
kullarıma bunlardan başka her bir saatte
yetmişbin çeşit hediye bahşederim ki, ne gözler
görmüş, ne kulaklar işitmiş ve ne gönüllerden
geçmiştir. Cennetliklerin elbiseleri yetmiş kat
cennet elbisesidir. Bunlar, incelik ve
zerafetlerinden dolayı biribirini gizlemeyip,
alttaki elbiselerin renkler pırıl pırıl olup,
üsttekilerin renkleriyle karışarak ortaya çıkar.
Cennetlikler, cennetlerden ne çıkarlar, ne de
ölüm görürler; ne ihtiyarlar, ne gam yerler. Ne
korku, ne hüzün çekerler.
Ne namaz kılarlar, ne oruç tutarlar. Ne
hastalanırlar, ne ağlarlar. Ne küçük su
dökerler, ne büyük su; ancak gül suyu gibi ter
dökerler. O halde, kim ki benim rızamı ve
cennetimi isterse, dünyadan az ile kanaat edip,
dünyanın gâni olan izzet ve lezzetlerini terk
etsin. Habibime uyarak, onun yolunda gitsin."
Beyt
Ebedî cennet nimetleri helaldir o kimseye
Elini dudağını sürmez cihan nimetlerine
Liva-yı hamd ve Beyt-i mamuru bildirir.
Ey aziz, malum olsun ki, müfessirler ve
muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak Taala,
Habib-i Ekrem sallallahü taala aleyhi vesellem
hazretlerine bahşeylediği Liva-yı hamd ismiyle
adlandırılan sancak-ı şerifdir ki; mahşer
gününde Muhammed ümmeti onun altında toplanıp o
ümmetinnin şefaatçisi olan Peygamber, kendisine
vaad edilen makam-ı mahmuda erip, liva-yı hamd
altında bulunan ümmetine şafaat eylese gerektir.
Halen o Liva-yı hamd, cennetin en yüksek
yerinde, sonsuz bir sahrada hamd dağı üzerinde
dikilmiş büyük bir alemdir. Uzunluğu bin yıllık
mesafedir. Gönderi beyaz gümüştendir, yeşil
zebercettendir; alemi kırmızı yakuttandır. Onun
üç köşesi vardır ki, her iki köşesinin arası
beşyüz yıllık mesafedir. Üzerinde nurdan üç
satır yazılmıştır. Her bir satırın uzunluğu
beşyüz yıllık mesafedir. Birinci satır:
"Bismillahirrahmanirrahim," ikinci satır: "La
ilahe illallah Muhammedün resulüllah", üçüncü
satır: "Elhamdü lillahi Rabbilalemin." büyük
livanın altına yetmiş bin liva daha vardır.
Her birinin altıda yetmişbin melek safı vardır.
Her bir safta yetmişbin melek durup, Hak Tealaya
tesbih ederler.
Beyt-i mamur, firdevs cennetinde kırmızı
yakuttan bir yüksek kubbe idi. Hak Taala, Adem
aleyhisselaı cennetten yeryüzüne indirdiğinde,
tevbesini kabul eylemişti. Ona ikram içi Beyt-i
mamuru yüksek cennetten bu dünyaya indirip,
Kâbe'nin yerine koymuştu. Ta ki bu, Adem
aleyhisselam içi cennet yadigârı olup, onu tavaf
ve ziyaret kıla. Beyt-i mamurun iki kapısı vardı.
Biri doğuya, biri batıya açılmıştı. Beyt-i
mamurun içinde nurdan üç kandil vardı. Onların
ışığı, ne kadar yeri aydınlatmışsa, o arazi
halen Kabe4nin haremi olmuştur. Hak'kın emriyle,
yedi gökte sakin melekler, nöbetle inip, hazreti
Adem aleyhisselamla Beyt-i mamuru tavaf
ederlerdi. Beyt-i mamur, hazreti Adem
aleyhisselamdan sonra hazreti Nuh aleyhisselamın
zamanına değin yeryüzündeydi. Buradan, tufandan
önce dünya göğüne kaldırılmıştır. Kıyamete kadar
orada kalıp, sonra yine cenette yolan mekanına
kaldırılsa gerektir.
Beyt-i mamurun yeryüzünde olan mekanında,
hazreti İbrahim aleyhisselam, Hak'kın emriyle
Kâbe'yi bina etmiştir. Eğer Beyt-i mamur, gökten
düşse, Kabe'nin üzerine iner. Yerdeki Kabe ile
gökteki Beyt-i mamurun arası haram-ı şeriftir.
Halen Kabe'nin duvarında bulunan ve öpülen
hacer-i es'ad, beyt-i mamurdan yadigâr kalmıştır.
Bu taş, kırmızı yakut iken, tufanda Hak'kın emri
ile hacer-i esved (siyah taş) olmuştur. Beyt-i
mamurun dünya semasında bulunuşu odur ki; her
gün ona yetmiş bin melek girip, onda namaz
kılarlar. Onlar bir sınıf melektir ki, onlara "cin"
dahi derler, zira ki "iblis) onlardandır.
Onların sayıları o kadar çoktur ki, onlardan
beyt-i mamura bir kere girene kıyamete değin bir
dahi sıra gelmez.
|