TÜRKİYE’NİN BAŞLICA TURİSTİK MEKANLARI,
ZİYARET YERLERİ VE
İNANÇ TURİZMİ HAKKINDA NELER BİLİYORUZ?
BÖLÜM I
DOĞU ANADOLU BÖLGESİ
Hz. Nuh’un İnsanlığa Mirası
Büyük tufan efsanesine göre
Hz. Nuh Peygamberin gemisi sular çekilince
Ağrı Dağına (Ararat) oturmuştur. Nuh
Peygamber ve ailesi dağdan aşağıya Iğdır
Ovasına indiler. Onların soyundan gelenler
Fırat (Euphrates) ve Dicle (Tiğris)
nehirleri boyunca batı ve güneybatı yönünde
ilerleyerek insanoğlunun ikinci neslini
oluşturdular.
Doğu Beyazıt yakınındaki Ağrı Dağı
(5165 m.) hâlâ Türkiye’nin en güzel tabiî
anıtıdır ve bu dağın kutsallığını yakalamak
isteyen dünyanın tabiat fotoğrafçıları için
çok popüler bir konudur.
Doğu Beyazıt’ın hemen
dışındaki görülmeğe değer İshak Paşa Sarayı,
17. yüzyılda bu bölgenin idarecisi olan
Osmanlı Paşası İshak Paşa tarafından
yaptırılmıştır.
Güzel dağlarla çevrelenmiş,
1720 m. yükseklikte bulunan Van Gölü,
Türkiye’nin en büyük gölüdür. Göl etrafında
dolaşırken; tarihî Urartu kentleri, tarihî
Türk sanat ve kültür merkezleri, harika
kaleler ve aynı zamanda bu bölgede yaşamış
farklı medeniyetlerin miraslarını yansıtan
yerler ziyaret edilebilir.
Van Gölünün bazı adalarında
Manastırlar ve Kiliseler yer alır. Van’ın
güneybatısındaki Akdamar Adası bunların
en önemlisidir. Yarım saatlik bir bot
yolculuğu sizi, taş duvarları Tevrat’tan
alınan zengin rölyeflerle bezenmiş 10. yy
kilisesi olan Akdamar Müzesine götürecektir.
BÖLÜM II
REBEKA
VE RAŞELİN ÜLKESİNE DOĞRU “UNUTULMAYACAK
YOLCULUK”
Eski Urfa, Anadolu’nun
Kudüs’ü olarak bilinir.
Tevrata göre, Hz.İbrahim
Aleyhisselam (Büyük Dinlerin Atası), Kalde
Bölgesinin Ur şehrinde doğmuştur.
Türkiye’nin Güneydoğusundaki Fırat Nehrinden
çok uzak olmayan Şanlıurfa’nın, tarihteki ilk
ismi Ur idi. Hz. İbrahim (AS.) ve ailesi Ur’da
yıllarca yaşadılar. Sonra Allah’ın isteği
üzerine güneye Harran’a (Patriarkların Evi)
göç ettiler. Hz. İbrahim’in babası Tera,
Harran’da öldü. Hz. İbrahim’in Sara Hanımdan
İshak, Hacar Hanımdan İsmail olmak üzere iki
oğlu oldu. Daha sonraları Hz. İbrahim Hacar
Hanım ve oğlu İsmail’i Mekke’ye götürdü.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) Hz.
İsmail’in soyundandır. Tevrat’a göre İshak,
Harranlı bir hanım olan Rebeka ile Harran’da
evlendi. Rebeka aynı zamanda Hz. İbrahim’in
ağabeyi Nahor’un torunudur.
Sonraki nesilde, aile güçlü
kalabilmek için daha da birbirine bağlandı.
Rebeka; İshak’a, isimleri Eşay ve Yakup olacak
ikiz oğul doğurdu. İshak oğlu Yakup’a
annesinin babası Bethuel’in evinin olduğu yere
Harran’a geri dönmesini ve burada evlenmek
üzere, annesinin ağabeyi Laban’ın kızları
arasından bir eş bulmasını söyledi.
Evlenecek eş bulma
yolculuğunda Yakup, Harran’da bir kuyu
yakınlarında koyunlarını otlatan çobanlarla
karşılaştı. Aralarında Yakup’la evlenmesi
kaderinde yazılmış olan Raşel de vardı. İlk
karşılaştıkları bu kuyu şimdi “Yakup’un
Kuyusu” olarak bilinir. Raşel ve Yakup’un
bir oğulları oldu. Adını Yusuf koydular. Hz.
Musa, Kral David ve Hz. İsa, Hz. Yusuf’un
soyundan gelir.
Hz. İbrahim bu bölgede bütün
hayatı boyunca yaşamasa da, burada birçok
hatıra bırakmıştır. Şanlıurfa’da Hz.
İbrahim’in doğduğuna inanılan bir mağara
vardır. Burası bir hac yeri olmuştur. Halil-ül
Rahman Camii, bahçeler, kemerli avlular ve
kutsî balıklarla dolu bir göl ile
çevrelenmiştir. Bu muhteşem manzara büyük
dinlerin kurucuları olan ataları
tarafından da giyilmiş olan giysileri kullanan
nineler, dedeler ve çocuklar ile tamamlanır.
CENNET
BAHÇESİ
Türkiye’nin en büyük ve en
kapsamlı kalkınma projesi olan Güneydoğu
Anadolu Projesi (GAP) , aynı zamanda dünyadaki
en büyük kalkınma projelerinden birisidir.
Proje, geniş sulama sistemleri ile aktif
ziraat ve elektrik üretimini kapsar. GAP
Projesinin ayrıca turizm, madencilik, petrol,
eğitim, sağlık, haberleşme ve ulaşım sektörüne
de katkıları olacaktır. GAP Projesi, Fırat ve
Dicle nehirlerinin aşağı bölümlerini ve
Gaziantep, Şanlıurfa, Adıyaman, Diyarbakır,
Mardin, Siirt, Batman ve Şırnak illeri ile
nehirler arasındaki ovaları kapsar. Cennet
bahçesine benzeyen bu iki nehir arasında kalan
geniş ovalara dinî kitaplarda “Cennet
Bahçesi” denir. Cennet Bahçesine, bölgenin
sanayi ve ticaret merkezi olan Gaziantep’ten
girilir. Daha sonra Birecik’ten akan Fırat
Nehrinin batı kıyısında yürürken kutsal tarihe
dalarsınız...
Adıyaman
ve Kâhta, Nemrut Dağı Milli Parkı’nı
ziyaret etmek için merkezî yerlerdir. Her iki
merkezden de araç kiralanabilir. Kuzey
Mezopotamya’nın en yüksek dağı olan Nemrut
Dağı’nın (2150 m.) tepesinde, MÖ. 1. yy.da
Kommagene Kralı 1. Antiokhus tarafından
yaptırılan devasa kutsal anıt mezar yer alır.
Anıt-mezarın doğu ve batı teraslarında tanrı
Apollo, Zeus, Herkül, Tüke ve Kral
Antiokhus’un dev heykelleri yer alır. Güzel
bir anı yaşamak istiyorsanız, Nemrut Dağından
güneşin doğuşunu izlemenizi öneririm.
Eski zamanlarda Amida
olarak bilinen Diyarbakır 5000 yıllık
tarihi esnasında 26 medeniyete ev sahipliği
yapmıştır. Şehir Dicle’nin kıyılarına uzanan
bazalt platoları üzerine yayılmıştır. Eski
şehri çevreleyen siyah bazalt üçlü duvarlar,
şehre farklı bir görünüm verir. Yazılar ve
rölyeflerle bezenen bu 5,5 km. uzunluğundaki
16 kuleli ve 5 kapılı surlar Ortaçağ
mimarisinin mükemmel bir örneğini oluşturur.
Uzaktan bakıldığında Mardin’in altın
taşlardan yapılmış evleri şehrin kurulduğu
tepelerin kayaları ile bütünleşir. Yakından
inceleyince taş oymalı evlerin ve kamu
binalarının dekorasyonları, bu şehrin mimari
bir hazine olduğunu ortaya çıkarır. Mardin’in
en eski camii olan Ulu Cami, 1186
yılında Artuk hükümdarı Kütbeddin Ilgaz
zamanında inşa edilmiştir. 15.yy.dan Kasım
Paşa Medresesi, taş işçiliği ile dikkat
çekicidir. 14.yy.dan kalma İsa Bey
Medresesinde, muhteşem oymalarla bezeli
ana portallar sizi hayrete düşürecektir.
Mezopotamya Ovasının fantastik manzarasının
tadını çıkarmak için, İsa Bey Medresesinin
çatısına çıkın. Mardin’in doğusunda
Süryanilere ait Deyr-ul Zaferan Manastırı
bulunur.
Verimli topraklarla çevrili
Siirt’in Kuzey doğusundaki Aydınlar
(Tillo)’da bulunan, 18.yy.da yaşayan
İbrahim Hakkı Hazretleri’nin anıt mezarı ve
hemen yanında özel İbrahim Hakkı Astronomi
Müzesi görülmeye değerdir. Ünlü Türk
yazarı, bilim adamı ve mutasavvıf İbrahim
Hakkı Hazretleri’nin en ünlü eseri
Marifetnâme’dir. İbrahim Hakkı aynı
zamanda bir astronomdur. Bütün hayatını
astronomi ve bilime adamıştır. Saygıdeğer
hocası Hz. Fakirullah da burada gömülüdür.
Veysel Karani Türbesi,
Siirt-Diyarbakır-Bitlis kavşağındaki Baykan’da
bulunur. Bu kompleks, Arapların Azerbaycan
seferinde ölen ve buraya gömülen Hz.Muhammed
(S.A.V.)’in sevgili arkadaşı Veysel Karani
için inşa edilmiştir.
BÖLÜM III
AZİZLERİN BEŞİĞİ
Bir zamanlar Roma
İmparatorluğu’nun üçüncü büyük şehri olan,
İncil’de adı geçen Antakya şehri,
tarihte misyonerlerin yaşadığı ve bazı
misyonerlerin yolculuklarının planlanıp
gerçekleştirildiği ve masraflarının
üstlenildiği merkez idi. İlk defa Hz. İsa’ya
inananlara, bu kente “Hıristiyan” ismi
verildi. Aziz Peter’in ilk vaazını verdiği
mağara-kiliseyi ziyaret edin. Kilisenin
güneyinde, kutsal İncil şehri Antakya’ya
girişi olan Demir Kapı bulunur. Eski
şehirde dolaşırken, neredeyse Aziz Paul, Peter
Barnabas ve diğer azizlerin ayak seslerini
duyar gibi olursunuz. Antakya ayrıca, dünyaca
ünlü Roma mozaikleri müzesine sahiptir.
Antakya yakınlarındaki Çevlik (Selevcia
Peria)’ten; İncil’de Aziz Paul ve
Barnabas’ın Antalya ve Perge’ye yaptıkları ilk
misyoner yolculuğuna yelkenle çıktıkları liman
olarak bahsedilir. (MS.45-46)
Mersin’in doğusunda ve verimli
topraklara sahip olan Çukurova’nın kıyısında
Aziz Paul’ün doğum yeri (MS. 10) Tarsus
bulunur. Aziz Paul’un evi, bahçesindeki kuyuda
bulunan kutsal su ile tanınır. Cennet ve
Cehennem olarak bilinen derin çökeltili
mağaraları Tarsus’un batısında bulunur. Cennet
Mağarası’nın tabanında erken Hıristiyanlara
ait bir şapelin kalıntıları vardır. Silifke
yakınlarında, ilk Hıristiyan Azize olarak
bilinen Azize Ayatekla’nın Kilisesi ve
Mezarı bulunmaktadır.
HIRİSTİYANLIĞIN DOĞUŞU VE ANTAKYA
Antakya Hıristiyanlığın
başlangıcında büyük rol oynamıştır. Antakya’da
bu dine girenlere yani bu cemaatin üyelerine
“Khrishanoi” denmiştir. Bundan da anlıyoruz
ki, bugün kullanılan Hıristiyan kelimesi
bundan kaynaklanmaktadır ve ilk olarak burada
kullanılmıştır. Zaman içinde Antakya
Hıristiyanlar için büyük önem kazanmaya
başlamıştır. Patrikler ilk olarak burada
göreve başlamışlardır. Bu uygulama gelenek
haline geldiğinden Hz. İsa (AS)’nın
havarilerinden Petrus da Antakya’da yedi yıl
patriklik yapmıştır. Bundan dolayı Antakya
Patriği doğunun metropolü olduğunu, Roma ve
İstanbul Patriği ile aynı derecede bulunduğunu
daima iddia etmiştir.
Petrus’un, (İslâm müfessir ve
tarihçilerinin bahsettiği Şem’un olma ihtimâli
çok kuvvetlidir. İslâm müfessirleri,
Kur’an’daki ifadelere göre Antakya halkının
Petrus’u öldürdüğünü rivayet etmektedir. Çünkü
o, Hıristiyanlığı tebliğ için Antakya’ya
gelmiş ve iyi karşılanmamıştır. Antakyalı
Habîb Neccâr ona yardıma gelmiş, Antakya halkı
Hz. İsa’nın gönderdiği diğer iki elçi ile
beraber dördünü de öldürmüştür. Bunun
sonucunda da Antakya halkı helâk edilmiştir.)
burada Hıristiyanlığı yaymak için çalıştığı
rivayet edilmektedir.
M.S. 252-380 yılları arasında
Antakya’da on defa kilise toplantısı olmuştur.
Hıristiyan İmparatorlar, özellikle de
Konstantin, şehri birçok yapılarla
süslemiştir. Ancak Hıristiyanlar, Antakya’da
çok kötü muamelelere maruz kalmışlardır.
Hıristiyanlık Roma tarafından resmî din olarak
kabul edilince Hıristiyanlar da eza, cefa ve
sıkıntılardan kurtulmuşlardır.
Antakya Bizans’ın eline
geçtikten sonra 458 yılında müthiş bir yer
sarsıntısı olmuştur. Bu felakette çöken yerler
yeniden onarılmıştır. Bundan dolayı,
afetlerden korunmak için tapınaklarda dualara
başlanmıştır. Büyük Leon (457-474) Siman
Kilisesini yaptırmıştır.
Hz. İsa peygamberlik yaptığı
süre içinde kendine tâbi olanlardan bazılarını
tebliğ için belli yerlere göndermiştir. Bu
gönderilen kişilerden sadece Antakya’ya
gelenleri biliyoruz. Çünkü Kur’an bunları bize
bildirmiştir.
Hz. İsa’nın havârilerinin
çevre memleketlere gönderilmesi hakkında
Hıristiyan kaynaklarda bilgi yoktur. Ancak Hz.
İsa’nın bu elçileri Antakya’ya göndermesi
imâlı olarak anlatılmaktadır. (Kitâb-ı
Mukaddes, Resullarin işleri 11/19-26)
Hıristiyanlığın Antakya’da
yayılmasıyla birçok kilisenin inşa edildiği
tarih kitaplarında geçmektedir. Hıristiyanlar
tarafından yapılan bu ilk Antakya kilisesi
şehrin Müslümanların eline geçmesinden sonra
camiye tahvil edilmiştir. Bu cami, (Habîb
Neccâr Camii) zengin bir tarihe sahip
olduğundan turizm bakımından çok büyük bir yer
tutmaktadır. Müslümanlar ve Türkiye’ye gelen
çok sayıda yabancı turistler tarafından
ziyaret edilmektedir. Bunda Antakya’nın
eskiden beri Hıristiyanlar tarafından önemli
bir şehir olmasının rolü de vardır. Çünkü
Hıristiyanların, Kudüs Müslümanların elinde
olduğu sıralarda Hac yapmak için buraya
geldikleri bilinmektedir. Bundan dolayı
Hıristiyanlar Antakya’yı da Kudüs gibi kutsal
bir şehir olarak kabul etmişlerdir. İlk
Hıristiyanların ve ilk kilisenin de burada
olması Hıristiyanlar için Antakya’nın önemini
bir kat daha arttırmaktadır.
Bugün Habîb Neccâr Camii
ibadete açıktır. Camiin ilk inşasında yapılan
medrese, bazı değişikliklere uğramasına rağmen
bugün de ayakta durmaktadır. Fakat cami ve
medresenin ilk şeklinin bugünkü projeye uygun
olup olmadığı bilinmemektedir. Zira camiin ne
zaman ve ne şekilde yapıldığı da kesin olarak
bilinmemektedir. Camiin minaresinin de çok
eski olduğunu görüyoruz. O zamanki mimarî
anlayışını karakterize etmektedir. Fakat şunu
da itiraf etmek gerekir ki, Anadolu’nun
camilerinin hemen hemen çocuğunun araştırması
yapıldığı halde, Habîb Neccâr Camii ve
etrafındaki binalar hakkında araştırma
yapılmamıştır.
Kur’an, Romalılar devrine bir kıssadar
bahsetmektedir. Çünkü Eshab-ı Kehf İsa dinine
inanmış bir grup gençti. Bu duruma göre
mağaranın, Romalıların hüküm sürdüğü
topraklarda bulunması icap eder. Gerek
Tarsus, Gerek Ürdün’ün başkenti Amman
toprakları, eski Romalılar hakimiyet alanı
içine giren yerlerdir.
KİLİKYA
Antik çoğrafya yazarı Strabon (İ.Ö. 63 – İ.S.
21) Tarsus’un başkent konumunda bulunduğu
Kilikya bölgesini Cilicia Trachea (Dağlık
Kilikya) ve Cilicia Pedias (Ovalık Kilikya)
olarak ikiye ayırmaktadır. Silifke, Mersin,
Tarsus, Adana ve çevresi ovalık Kilikya’da yer
almaktadır. Bölge, dört nehir tarafından
verimli bir yer olarak anılmaktadır. Bu
nehirler: Calicadno (Göksu Nehri, Cidno
(Tarsus Çayı), Saros (Seyhan Nehri) ve Piramos
(Ceyhan Nehri) bölgeyi bir taraftan deniz bir
taraftan ise sadece birkaç noktadan geçit
veren Toros dağları çevirmektedir. En önemli
geçitlerden biri de “Kilikya Kapısı” diye
adlandırılan ve Pozantı yolu üzerinde bulunan
dar bir geçittir.
Büyük İskender, Cleopatra Çiçero gibi ünlü
isimleri barındıran Kilikya bölgesinin
Hıristiyanlık tarihi ve inancı için de önemi
büyüktür: Tarsus, Aziz Pavlus’un doğduğu
şehirdir. Havarilerinin İşleri kitabında,
Mesih İsa’nın imanlılara yapılan zulümden
dolayı Filistin’den kaçan hıristiyanların bu
bölgede gelip yerleştikleri anlatılmaktadır.
Pavlus Romalılar tarafından tutuklandığı zaman
kendini şöyle tanıtmıştır: “Ben Kilikya’dan
Tarsuslu bir Yahudi, hiç de önemsiz olmayan
bir kentin vatandaşıyım”. Pavlus
Hıristiyanlığı Filistin’de kabul ettikten
sonra, o zamanki Yahudiler tarafından tehdit
edilince tekrar doğduğu kent olan Tarsus’a
gelmiştir. Orada uzun bir süre kaldıktan sonra
Hıristiyanlığı yaymak içir Tarsus’tan yola
çıkıp Antakya’ya gelir. Antakya’dan Kıbrıs’a,
oradan da Antalya, Penge, Yalvaç (Antiochia di
Pisidia), Konya, Hatunsaray (Listra) ve
Kertihöyük’e (Derbe) gider. Sonra tekrar aynı
yoldan, bu defa Kıbrıs’a uğramadan Antakya’ya
döner. Aziz Pavlus, ikinci seyahatinde ise
Antakya’dan Kilikya’ya gelir. Buradan ise
direkt Kertihöyük’e gider. Pavlus’un buraya
varması için iki yol vardı: Ya Kilikya
Kapısını geçerek Pozantı üzerinde, yani “Via
Tauri” diye adlandırılan yoldan ya da Mersin
(İçel), Silifke (Seleucia di Isauria), Mut (
Claudiopolis), Karaman (Laranda) buraya varır.
Derbe, Kilikya ile sınırlı olan Likaonia
bölgesinin bir şehriydi. Pavlus, bundan başka
Anadolu’nun birkaç şehrine uğradığı iki
seyahat daha yapmıştır. Günümüzde buralara
“Viaggi di S. Paolo” (Aziz Pavlus’un
Seyahatleri) adı altında İnanç Turizmi
kapsamında turlar düzenlenmektedir.
Tarsus şehri Pavlus’tan başka, IV. Yüzyılda
yaşamış olan diyotoro adlı bir kilise
büyüğünün şehridir. diyotoror 378 yılında
Tarsus episkoposluğuna getirilir. O zamanki
dini sapkınlıklarla mücadele etmiş olup
yazdığı eserlerden bir çoğu günümüze kadar
varmıştır.
Bir başka kilise büyüğü olan Teodoro ise eski
adı Mopsuestia olan bugünkü Misis-Yakapınar’da
V. Yüzyılda yaşamış olup buranın episkoposluk
görevini üstlenmiştir. Teodoro Kutsal Kitab’ın
yorumcularının en büyüklerinden biri idi.
diyotoro ve Teodoro, o zamanlarda çok ünlü ve
merkezi Antakya’da olan “Kutsal Kitabı’ın”
yorumunun yapıldığı okulun en tanınmış
yorumcuları arasında bulunmaktaydılar. Bu ve
bunun gibi bölgelere ise günümüzde “I Padri
della Chiesa” (Kilise büyükleri) adı altında
turlar düzenlenmektedir.
Tarsusta Hıristiyanlığın ilgisini çekebilecek
yerler Saint Paul Kuyusu ve kuyunun bulunduğu
eski evlerin yer aldığı mahalleden başka,
kuyunun hemen arkasındaki caddeden ortaya
çıkartılan antik yoldur. Buna bağlı olarak
Sağlıklı köyündeki Roma yolunun da
değerlendirilmesi bu bölgeye olan ilginin
artmasını sağlar. Çünkü Aziz Pavlus’un geçtiği
yol bu idi. En önemlisi ise inanç turizmi
kapsamında gelen hacıların ibadetlerini
yapabilecekleri bir ortam bulunmasıdır. Bunun
için de haçlılardan kalma eski kilise en ideal
yerdir. Misis’te Nuh’un gemisinin yer aldığı
eski bir kilisenin taban mozayiği halen
görülebilmektedir, hemen yanında bulunan antik
köprüde oraya olan ilginin artmasını sağlar.
Mersin- Karaman yolu üzerinde ise ilk
Hiristiyanlık mimarisinin en güzel
örneklerinin yer aldığı v-vıı yüzyıllardan
kalma antik kiliseler bulunmaktadır. Ne yazık
ki tümü harap olmaya terkedilmiş
durumdadır,şayet herhangi bir önlem alınmasa
kısa bir süre yok olmaya yüz tutmuşlardır. Bu
kiliseler, antik bir şehre veya manastırlara
ait idi. Tüm bu şehirler hala görülebilen
antik yollarla birbirlerine bağlıydılar.
Kanlıdivane’de (kanytelis) doğal bir
çöküntünün çerçevesinde V-VI. Yüzyıllarda en
az beş tane kilise inşa edilmiştir. Birçok
kilisenin bir arada bulunmasının nedeni o
yörenin kutsal sayılmasına bağlanabilir. Bu
yörede bulunan kiliseler, o dönemin en güzel
örneklerindendir. Kızkalesi (Korikos) ve
çevresinde birkaçı görülmeye değer 10 – 15
kilise kalıntısı bulunmaktadır.
Canbazlı’da üç nefli muhtkeşem kilise hala
ayakta durmaktadır. Işıkkale’de bir şehir
ikisesi ve haç işaretleriyle donatılmış antik
Hıristiyan lahitleri bulunmaktadır.
Karabaklı’da ise antik şehrin merkezinde çifte
bir kilise bulunmaktadır.
Öküzlü’de ise büyük bir ikilse ve hemen
yanındaki tepelikte ise kutsal sayıları ve bu
nedenle antik birkaç yeri olduğu tahmin edilen
daha ufak bir kilise bulunmaktadır, Tisan’da (Afrodisia
di Cilicia) büyük bir kilisenin taban mozayiği
halen sağlam bir durumdadır.
Bazı durumlarda çevredeki antik bir şehrin
birden fazla kilisesi vardı. V. Yüzyıldan
kalma en azından dört kilisesin kalıntısı
bulunmaktadır.Yanıkhan’da iki, Ermizeli ve
Karadeveli de ise üçer kilise bulunmaktadır.
Köşkerli’deki ti kilisenin, önünde ise 6,5
metre yüksekliğinde tek blokta oluşan (mololitik)
bir sütun bulunmaktadır. Tahminlere göre bu
kilise, VI. Yüzyılda yaşamış olan stilit
rahiplerine ait idi. Stilit rahiplerinin
özellikleri ise hayatlarının bir bölümünü
insanlardan uzak Allah’a daha yakın olmak için
bu sütunların üzerinde geçirmeleridir. En
önemli stilit Manastarı ise, Antakya –
Samandağı yolu üzerinde bulunan Saint Simon
Stilit Manastarıdır.
Bu çevrede bulunan şehir veya manastır
kiliselerin mimari şekli genelde bazilika tipi
yapılardır. Çoğunda üç kemerle açılan bir dış
nartex, sütun ve kemerlerle birbsirindren
ayrılan üç nefli kiliselerdir. Ana nef, içten
at nalı şeklinde; dıştan ise düz bir duvar
görünümünde olan bir absidle son bulmaktadır.
Kiliselerde genelde kadınlara mahsis
“matroneo” denilen ikinci bir kat da
bulunmaktadır. Genelde absidle nin sağında ve
solunda “diakonikon” ve “protesis” adı verilen
ve kiliselerin gerçekten de antik olduklarını
kanıtlayan birer oda bulunmaktadır. Silifke –
Taşucu yolunda, İmparator Zenon tarafından V.
Yüzyılda yapılan ve Teakla’ya adanan kilisesi
hariç tüm bu kiliseler, bir kubbe ile değil
normal bir çatı ile örtülüydüler.
Kiliselerden bazılar ise eski bir toprağın
üzerinde kurulmuş veya o toprakta yapılan
değişikliklerle elde edilymiştir. Bunlardan
bazıları Silifke’de (Seleucia), Uzuncaburç’ta
(Diocesarea), Ayaş’ta (Elaiussa-Sebaste) ve
Cennet mağarasında (Korykon Antron)
bulunmaktadır.
Karaman-Mut yolu üzerinde bulunan Alahan
Manastırı ise görülmeye değer en güzel
eserlerden biridir. Manastır harabeleri ile
haç şeklinde vaftizhane ve iki kilisesinin
bulunduğu yapı V. Yüzyılda inrşa edilmiştir.
Halen çok güzel bir şekilde kurulmuş olan doğu
kilisesi, vaftizhane “Havarilerin Kilisesi”
nin kabartmalarının tüm yörede hiçbir benzeri
yoktur.
Hristiyanlık tarihi açısından çevredeki en
önemli kilisesi ise Silifke-Taşucu yolu
üzerindekmi Aya Tekla veya diğer adıyla
Meryemlik kilisesidir.
II. yüzyılda “Aziz Pavlius’un Yaşamından
Alıntılar” adı altında bir kitap yazılır;
bu kitapta Pavlus’un Antakya’dan hareket
ederek Konaya’ya gelişi ve oradan Santa
Tekla’yı tanıması anlatılmaktadır.
Pavlus’u Konya’da karşılayacak olan kiyi onu
tanımadığı için, Pavlus’u Tito adlı başka biri
Konya’daki kişiye Pavlus’un fiziki yapısını
anlatır. Pavlus’un bu fiziki tanıtımı o andan
itibaren günümüze kadar dünyanın tüm
kiliselerinde ressamlar tarafından hep o
şekilde resmedilmiştir.
Pavlus’un Konya’da iken vaaz verdiği ev
Tekla’nın evinin yanındaydı, Tekla, sürekli
olarak evinin penceresinden Pavlus’un
konuşmalarını dinliyordu. Bunun sonucunda
Tekla putperestliği bırakıp, Hıristiyan olmak
ister. Ailesi ve nişanlısı buna karşı gelir,
her şeye rağmen Tekla’nın ikna olmadığını
gördüklerinde onu hapsederler, gene bir sonuç
alamayınca onu ölüme mahkum ederler ve
yakılmak üzere tiyatroya götürülür.
Fakat Allah yağmur yağdırır ve
ateş ona hiçbir zarar vermez. Tekla mucizevi
bir şekilde kurtulur ve Pavlus’u aramaya
koyulur. Bu arada Tekla yeniden yakalanarak
tiyatroya vahşi hayvanlara yem olarak atılır,
fakat Allah onu tekrar mucizevi bir şekilde
kurtarır. Tekla Pavlus’u Demre’de bulur. Tekla
da Pavlus gibi İncil’i yaymaya başlar. Kona’ya
oradan Silifke’ye gider. Silifke’de de İncil’i
duyduktan sonra orada ölür. Öldüğü yer o kadar
çok ziyaretçi akınına uğrar ki, bunun sonucu
olarak IV. yüzyılda Tekla’nın sığındığı mağara
bir şapele dönüştürülür (şehitlik) ve
üzerinde, ona adanmış üç nefli büyük bir
bazilika yaptırır. Bunun, yaklaşık olarak 150
m. Kuzeyinde ise V. Yüzyılda Bizans İmparatoru
tarafından bir kilise daha yaptırılır. Bu
kilise bir imparatorluk yapısı olup bölgede
bulunan haç şeklinde yapılmış ve kubbe ile
örtülü olan tek kilisedir. Ne yazık ki
günümüze çok küçük bir bölümü varmıştır.
Buradan Tekla’nın ünü dünyanın her tarafına
yayılır. Milano’da IV-V.yüzyılda inşa edilen
şehrin en önemli episkoposluk katAya Tekla’ya
adanır ve onun adı verilir.
BÖLÜM IV
MUHTEŞEM TABİAT MANZARALARI
Karadeniz sahilinde yer alan
Trabzon, Miletli kolonistler tarafından
M.Ö. 7. yüzyılda kurulmuştur. Trabzon,
Bizans’la beraberliği olan Comnene Devleti’nin
başkenti idi. 1461’de Osmanlılar kenti ele
geçirene kadar burada Bizanslılar hüküm
sürdüler. Asırlarca cami olarak kullanılan ve
şimdi Ayasofya Müzesi olan 13. yüzyıl
kilisesi Hıristiyan eserlerinin Trabzon’daki
incisidir. Bizans resminin en ince örnekleri
olan görkemli freskler, iç duvarları
kaplamaktadır.
Altındere Milli Parkı’nda
bulunan ve 14. yüzyılda yapılan Sumela
Manastırı (Bulutların üzerindeki Manastır),
derin bir boğaz üzerindeki 270 metre
yükseklikte bir yamaca kurulmuştur. Keşişlerin
hayat mekânlarıyla çevrili manastırın ana
kilisesi, içeriden ve dışarıdan muhteşem
freskler ile kaplanmıştır.
Trabzon’un güneydoğusundaki
dağlarla çevrili Uzungöl, mükemmel bir kamp,
yürüyüş, dinlenme, dağcılık ve balık avlanma
yeridir.
Rize, şişkin yeşil
yastıklara benzeyen çay bitkisiyle kaplanmış,
dağ eteklerinin aşağısında kurulmuştur. Bu
tipik Karadeniz sahil şehrinin, 16. yüzyılda
inşa edilmiş İslâm Paşa Camii ve
Cenevizli Kalesi’nin kalıntıları mutlaka
görülmelidir. Ziraat Parkı’ndan, bütün
bölgenin muhteşem panoraması görülebilir.
Karaya yönelirseniz, bir dağın tepesinde
kurulu güzel, şirin Çamlıhemşin İlçesi
ile karşılaşırsınız. Hemen yanında Bizans
zamanından kalma taş köprüleri ve Zil
Kalesi ile Fırtına Vadisi
bulunmaktadır. Bölgedeki Ayder
Kaplıcaları’nın şifalı sularında dinlenmek
için mutlaka kendinize zaman ayırın. Dağa
tırmanmayı seviyorsanız burası, Kaçkar
Dağları Milli Parkı içinde bulunan Kaçkar
Dağları’na tırmanmak için iyi bir başlangıç
yeridir. Farklı florası ve faunasıyla harika
bir dağ gölü olan Karagöl’e Artvin
yolundan sapılarak ulaşılabilir. Artvin yolu,
yeşil manzaranın kıraç kayalara dönüşüverdiği
Cankurtaran Dağ Geçidi’nden geçer.
Hatilla Vadisi Milli Parkı, bu bölgede
görülmeye değer diğer güzel bir yerdir. Sarp
yamaçları ve dik düşeltileriyle park içindeki
kanyonlar bayağı dramatiktir. Kendine has
mikro iklimi sayesinde, hem Akdeniz hem de
Karadeniz florası park içinde yeşermektedir.
Dolambaçlı bir dağ yolu sizi
Artvin’e götürür. Kentin 16. yüzyıl
kalesi, kayalık çıkıntıları taçlandırır. Dağ
tarafında daha yukarılara yayılan Artvin, bu
bölge için tipik eski Türk evleriyle hoş bir
şehirdir. Ortaçağda bu bölge Gürcü egemenliği
altındaydı. Bu yüzden Artvin çevresinde, Gürcü
geçmişine ait kalıntılar bulunmaktadır. Harika
manzaralara sahip yollar sizi, bu dönemden bir
miras gibi kalan kilise ve yerleşim
harabelerine götürür. Bunlardan en iyi
korunmuş olanlar Yusufeli İlçesi’ndeki;
Barhal, İşhan, Hamamlı, Dört Kilise,
Köprügören ve Tekkale’dir. Eskiden
bir Gürcü başkenti olan Ardanuç,
bölgedeki en uzun kanyona bakan ünlü bir
kaleye sahiptir.
Artvin’in doğusunda Şavşat
bulunur. Burası, baharda yabanî çiçekleriyle
ve kelebekleriyle kaplı çayırlarıyla harika
manzaralar arz eden bir dağ ilçesidir. Burada
bir kadın örme eğitim merkezi kurmuştur.
Karagöl-Sahara Milli Parkı en güzel dağ
göllerinden biri olan Karagöl ve ünlü
Sahara Yaylası’na sahiptir.
BÖLÜM V
KELTLERİN GİZEMİ
Avrupa’nın yerli halklarından
olan Keltler (Galler), M.Ö. 4. yüzyılda
Romalıların baskısıyla karşılaştılar. Bunun
sonucunda bazı Kelt kabileler, Balkanlar
üzerinden Boğazları geçerek İç Anadolu’ya göç
ettiler. Tarihî kayıtlara göre Ankara,
ilk olarak Keltler tarafından kuruldu. Ankara,
ilk Kelt başkentlerinden birisidir. Denizleri
seven Keltler yeni şehirlerine, Kelt dilinde “çapa”
anlamına gelen Ancyra ismini verdiler.
Ankara, Yozgat, Sivas, Konya ve Kapadokya’yı
içine alan Kelt bölgesi, Roma İmparatorluğu
himayesine girdikten sonra da canlılığını
devam ettirdi. Ankara’daki tarihî mimari
eserlerin en önemlisi olan Augustos
Tapınağı, M.S. 1. yüzyılda Kelt Kralı
Pylamenes tarafından yaptırılmıştır.
Duvarlarında Roma İmparatoru Augustos’un kendi
başarılarını anlattığı “Politik Vasiyeti”
yazılıdır. 5. yüzyılda tapınak, Bizanslılar
tarafından kiliseye dönüştürülmüştür.
Tapınaktan görünümü muhteşem olan Ankara
Kalesi izlenebilir. Kalelerin hemen
yanındaki Anadolu Medeniyetleri Müzesi
Hatti, Frig, Urartu, Hitit eserlerini ve diğer
hazineleri barındırır. Hacıbayram Camii, 15.
yüzyılda yapılmıştır. Tavanı ahşap olan
camiin, ahşap üzerine boyalı minberi ve
mihrabı görülmeye değerdir. Camiin yanında
Hacı Bayram Veli’nin türbesi bulunur.
Ankara’nın en büyük camii olan Kocatepe
Camii 16. yüzyıl estetiği ve 20. yüzyıl
teknolojisinin bütünleşmesiyle
gerçekleştirilmiştir. Ankara’nın Anıttepe
semtinde bulunan Anıtkabir, tarihî ve
modern Anadolu mimari stillerinin uyumlu bir
sentezi olarak görülebilir.
Önemli erken dönem Hatti ve
Hitit yerleşim bölgeleri Ankara’nın
kuzeydoğusundaki Çorum’da bulunan
Boğazkale-Alacahöyük Milli Parkı
içindedir. Kral Kapısı, Aslan Kapısı ve Yer
Kapısı ile etkileyici çift duvarlar, bugün
Boğazkale olarak bilinen Hitit başkenti
Hattuşaş’ı çevreler. Şehirdeki 70’ten fazla
tapınak, burayı Hititlerin dinî merkezi haline
getirmiştir. Hattuşaş’ın doğu yakasındaki, M.Ö.
13. yüzyıldan kalma Yazılıkaya Açık Hava
Mabedi’nde bütün Hitit tanrılarının ve
tanrıçalarının rölyefleri yer alır.
Yeşilırmak (İris) Nehri’nin bir dar
boğazına kurulmuş olan Amasya’nın tarihi M.Ö.
3. yüzyıla dayanır. Kale kalıntıları, sarp
kayaların üzerinde yer alır. Şehrin üzerindeki
kayalıklar üzerine oyularak yapılmış olan
Roma Kaya Mezarları, geceleri aydınlatılır
ve ortaya muhteşem bir görüntü çıkar. Tabiî
çevrenin güzelliği ile harika mimarî miras
birleşerek bu şehre, Türkiye’nin en güzel
şehirlerinden biri unvanını verir. Bunların
yanında; 13. yüzyılda Selçukluların yaptığı
Burmalı Minare Camii, Toruntaş Türbesi,
Gökmedrese Camii ana girişi etrafındaki
harikulâde güzel kabartmalarıyla 14. yüzyıl
İlhani Hastanesi, 15. yüzyıl Beyazıt
Camii-Külliyesi ve alışılmadık mimarî
konuma sahip sekizgen Kapı Ağa Medresesi
de ziyaretçilerin ilgisini çekecektir.
Yine Yeşilırmak kıyısında
bulunan Tokat, tabloya benzeyen ve
estetik bir görünüm veren birçok Selçuklu ve
Osmanlı mimarî eserini barındırır.
Ortaçağ’da önemli bir ticarî
merkez olan Sivas, İran’dan Bağdat’a
giden kervan yollarının ortasında yer
almaktaydı. 1142 ve 1171 yılları arasında
Danişment Beyliği’nin başkenti olan Sivas,
Selçuklular zamanında da çok önemli bir
merkezî şehir oldu. Ulu Cami Danişment
Beyliği’nden kalmadır. 13. yüzyılda
Selçuklular tarafından yapılan, içerisinde bir
hastane ve tıp okulu olan İzzettin Keykavus
Şifahânesi, portalı çok güzel bezenmiş
Gök Medrese, çift minareye sahip Çifte
Minareli Medrese ve Buriciye Medresesi
Selçuklu dönemi estetiğini yansıtırlar.
Sivas’ın güneyinde bulunan Kangal,
Türkiye’nin en ünlü köpek türünün vatanıdır.
Kangal (Canis Galliensis), M.Ö. 3. yüzyılda
Galatlar ile Anadolu’ya getirilmiş ve safkan
olarak günümüze kadar İç Anadolu Bölgesi’nde
yaşayagelmiştir. Çoban köpeği olarak
kullanılan sadık altın tüylü bu hayvanlar,
polis ve güvenlik işlerinde de kendilerini
ispatlamışlardır.
Divriği, 12. ve 13.
yüzyıllarda Türk Mengücek Beyliği’nin başkenti
olmuştur. Biraz yoldan uzak kalmasına rağmen
ziyaretçiler, 1229’da yapılmış olan Ulu
Cami ve Medresesi’ni görmek için gelirler.
Selçuklu taş işleme sanatının hayvan ve çiçek
oymalarının en coşkulu örneklerine bu
yapıların ana partellerinde rastlanır. UNESCO
burasının Dünyanın önde gelen kültürel miras
bölgelerinden biri olduğunu deklare etmiştir.
SEVELİM, SEVİLELİM
Yunus Emre, 13. yüzyıl.
“Hıristiyan haçında O’nu
aradım, ama O orada değildi. Hinduların
tapınağına ve eski keşişlerine gittim, ancak,
hiçbir izine rastlamadım. Dağlarda ve
vadilerde aradım. Ne yükseklerde, ne de
derinlerde bulabildim O’nu. Mekke’ye gittim,
ama O orada da yoktu.
Bilim adamlarına ve filozoflara sordum, ama O,
onların kavrayışının ötesindeydi.
Sonra kalbime baktım ve O’nun orada yaşadığını
gördüm.
O’nu başka yerde aramaya gerek yok.”
Mevlânâ, 13. yüzyıl
Türkiye’nin kesintisiz
oturulan en eski yerleşim birimlerinden biri
olan Konya, Romalılar zamanında
İkonium olarak bilinirdi. 12. yüzyıl ile
13. yüzyılda Selçuklu Türkmenlerinin başkenti
olan şehir, Türkiye’deki en uzun süreçli
kültürel merkezlerin başında gelir. Kültürel,
politik ve dinî gelişme dönemi esnasında,
Mevlânâ Celaleddin Rumi Dünya’da “Dönen
Dervişler” olarak tanınan bir sûfi
tarikatı kurdu. Mevlânâ’nın dikkat çeken yeşil
türbesi, Konya’nın en ünlü eseridir. Türbeye
bağlı olan derviş bölümü, şimdi bir müze
olarak kullanılmakta ve Mevlânâ’nın
eserlerinin el yazmalarına, bu mistik
tarikatla ilgili çeşitli eşyalara ev sahipliği
yapmaktadır. Her yıl Aralık ayının ilk
yarısında bu dinî tören “Vuslat” töreni
adıyla sembolik olarak Mevlânâ’nın anısına
tekrarlanır. Beyaz uzun elbiseli erkeklerin
kontrollü, transa geçmeye benzeyen dönüşleri
yani seması, izleyici için muhteşem bir
gösteri arz eder. Şimdi müze olan Karatay
Medresesi, güzel ve çekici Selçuklu
çinilerine sahiptir. Hemen yanında 1258’de
yapılan İnce Minareli Medrese vardır.
Muhteşem barok kabartmalarla süslü portalı
dikkate değerdir.
Konya’nın kuzeybatısında
Eskişehir yakınlarında Seyitgazi
İlçesi bulunur. Dağ yamacında, şehrin
yukarısında; Arap ordularının komutanı olan,
Bizanslılarla yapılan bir savaşta ölen ve
buraya gömülen Seyit Battal Gazi’nin anısına,
13. yüzyılda yapılan külliye bulunmaktadır. Bu
muhteşem külliye görülmeye değer
güzelliktedir.
Seyitgazi’nin kuzeydoğusunda
Yunus Emre Köyü (Sarıköy) yer alır. 14.
yüzyılın büyük Türk şairi, mutasavvıfı Yunus
Emre burada gömülüdür. Aşk ve insan sevgisi
mesajlarıyla yüklü şiirleri, bugün değerinden
hiçbir şey kaybetmeden yaşamaktadır. UNESCO
1991 yılını Hoşgörü Yılı olarak ilân etmiş ve
Yunus Emre’ye adamıştır.
MİSTİK, SİHİRLİ PERİLER ÜLKESİ KAPADOKYA
“Eline, diline, beline
hakim ol,
Ne ararsan kendinde ara,
İlmin aydınlatmadığı yol
karanlıktır.”
Hacı Bektaş-ı Veli, 13. yüzyıl
Asırlar önce, Erciyes ve Hasan
Yanardağlarının patlamalarının sonucunda,
Nevşehir’i çevreleyen vadiler, lav, kül ve
çamurdan meydana gelen tüf ile kaplandı.
Rüzgâr ve yağmur bu yumuşak kayaları
aşındırarak kırmızıdan altın rengine yeşil ve
griye uzanan renk yelpazesinde kaya konileri,
şapkalı kuleler ve aşınmış vadiciklerden
oluşan muhteşem sürrealist manzaralar yarattı.
Yörenin yerli halkı bu şapkalı kulelere “Peribacaları”
ismini vermiştir. Kapadokya bölgesindeki “Göreme
Milli Parkı” tabiî çevre ile insanoğlunun
eserlerinin böylesine mütevazı bir şekilde iç
içe geçtiği ender yerlerden biridir. Bizans
döneminde kiliseler, şapeller ve manastırlar
kayaların içine oyulmuştu. Bugün bile içinde
yerleşim süren k a y a l a r a o y u l m
u ş mağaralar ve volkanik tüften yapılmış
köy evleri manzara ile uyum içinde
kaynaşmıştır.
Göreme Milli Parkı’nın
kuzeyindeki Hacıbektaş’ta, bugün müze olarak
kullanılan Hacı Bektaş-ı Veli Külliyesi
vardır. Bektaşi Tarikatı’nın ünlü sûfi derviş
önderi burada gömülüdür. 14. yüzyılda yapılan
külliye içinde bir türbe, bir cami, bir
misafirhane, bir mutfak ve bir dilek ağacı
bulunur. Hacı Bektaş-ı Veli kadınlara değer
veren, toplum içindeki statülerini
onurlandıran, eğitimlerini destekleyen ünlü
bir Türk filozofudur.
Düşünce sistemi; mantık,
bilgi, aşk, saygı ve eşitliğe dayanır.
Hacıbektaş’ın güneydoğusunda
Romalılar zamanında Caesarea olarak
bilinen Kayseri yer alır. Şehir, sönmüş
bir yanardağ olan Erciyes Dağı’nın eteklerine
yayılmıştır. 13. yüzyıl Huand Hatun Camii ve
Medresesi ile Mahperi Hatun türbesi,
Anadolu’daki ilk Selçuklu Külliyesi olan
Huand Hatun Külliyesini meydana
getirir.Külliye’nin güneyinde, klasik sadeliğe
sahip Selçuklu türbesi olan harika bezemelerle
kaplı Döner Kümbet vardır. Önemli bir
Selçuklu şehri olan Kayseri, bugüne kadar
kalan tarihî binaların da yer aldığı birçok
medresesi ile önemli bir eğitim merkeziydi.
İlk Selçuklu anatomi okulu olan Tıbbi tarih
Müzesi’dir. Kayseri’nin kuzeyindeki
eskiden Karum olarak bilinen Kültepe,
Hititlilerin en eski ticarî kentlerinden
biriydi. M.Ö. 2000 yılında Kültepe, Dünya’da
ilk serbest ticareti başlatan kent olmuştur.
BÖLÜM VI
AZİZ PAUL’UN İZİNDE
Antalya, Bergama Kralı
II. Attalos tarafından M.Ö. 159 yılında
kurulmuştur. Daha sonraları Romalılar,
Bizanslılar, Selçuklular ve Osmanlılar bu
şehirde yaşadılar. Selçuklu Sultanı Alaeddin
Keykubat tarafından 13. yüzyılda inşa edilen
şehrin merkezindeki Yivli Minareli Cami’in
minaresi, Antalya şehrinin sembolü haline
gelmiştir.
Keskin kontraslardan oluşan
harika manzaralar ile çevrili Antalya Körfezi,
Türkiye’nin en önemli tatil bölgesidir.
Körfezin merkezinde yer alan Antalya; tarihî
anıtları, palmiye gölgeli bulvarları ve ödül
kazanmış Kaleiçi; dar, kıvrımlı yollar
ve eski ahşap evleri ile eski şehir surlarına
yaslanır.
Antalya’nın hemen doğusunda
Perge yer alır. İlk olarak M.Ö. 1500’lerde
Hititliler tarafından yerleşime açılan Perge,
eski Pamfilya bölgesinde önemli bir
şehir idi. Aziz Paul, bu şehri ilk misyoner
yolculuğunda ziyaret etmiştir. Tarihî kentte,
görülmeye değer birçok mimarî eser ve anıtlar
bulunur. Perge’nin doğusunda, antik çağdan
kalan en iyi örnek olan ve tiyatrosuyla
bilinen Aspendos yer alır. Bugün hâlâ
kullanılan tiyatronun; koridorları, sahne
dekorasyonu ve akustiği mimarînin başarısını
onaylar. Hemen yanında bazilika, agora ve
Anadolu’nun en büyük su kemerinin kalıntıları
vardır.
Antalya’nın kuzeyinde
Yalvaç (Pisidian Antioch) yer alır.
Yalvaç, tarihin en önemli kentlerinden biri
idi. Kentin, Hıristiyanlığın Dünya’nın en
büyük dinlerinden biri konumuna gelmesinde
büyük katkıları olmuştur. Aziz Paul, buraya
gelerek vaazlar vermiştir. Yalvaç’ın
kalıntıları arasında; Aziz Paul Bazilikası,
Augustos Mabedi, bir tiyatro, caddeler, büyük
meydanlar, su kemerleri ve iyi korunmuş
hamamlar vardır.
NOEL BABA’NIN MİRASI
Antalya’nın batısındaki
Likya Bölgesi Anadolu’nun soylu ruhlarının
yaşamış olduğu bölgelerinden birisidir. Bir
ruhun soylu olması için; bilim adamı olması,
insan sevgisi ile dolu olması, sanatı sevmesi
ve hoşgörülü olması gerekir. Anadolu’nun soylu
ruhları, hümanist prensipleri koruyup M.S. 4.
yüzyıla kadar geliştirdiler. Devam eden
yüzyıllarda düşünceleri, bütün batı dünyasına
yayıldı ve saygı kazandı.
Sonraları Noel Baba ve Aziz
Claus olarak da bilinen Aziz Nicholas,
İncil’de adı geçen liman şehri Patara’da
doğmuştur (6 Aralık M.S. 240). Genç Nicholas,
cömert bir insan olarak büyüdü ve rahip
okuluna girdi. Ebeveynleri ölünce, ona büyük
miktarda para bıraktılar. Kendine harcamak
yerine bu parayı ihtiyacı olanlara ve
fakirlere dağıttı. İyilik yapmanın doğru
yolunun, karşılık beklemeden cömertçe paylaşma
olduğuna inanıyordu. Uzun yıllar Patara’nın
doğusundaki Demre (Myra)’de yaşadı. Bu
hikâye onun nasıl piskoposluğa yükseldiğini
anlatır:
“Bir sabah erkenden her gün
yaptığı gibi kiliseye gitti, bütün kilise
yetkililerinin toplanmış olduğunu görünce
şaşırdı. Kilise yetkilileri ona doğru koştu ve
bağırmaya başladı: -Yeni piskoposumuzu
selâmlayalım! Nikolas, kulaklarına
inanamıyordu. Bir tanesi açıkladı:
- Eski piskopos birkaç gün
önce öldü. O günden beri kimin piskopos
olacağı konusunda tartışıp duruyoruz ama bir
türlü anlaşamadık. Dün gece dua ederken bir
ses duyduk, şöyle diyordu:
- Yarın bu kiliseye gelecek
ilk kişiyi piskopos olarak seçin! Bütün geceyi
burada geçirdik ve şimdi dualarımız kabul
oldu. Bu kiliseye ilk giren sensin. Nikolas’ı
selâmlayın, Myra’nın yeni piskoposu (M.S.
285)...”
Böylece Nikolas, Myra’nın
piskoposu oldu ve her zamanki gibi cömert bir
insan olarak kaldı. Hayatı boyunca birçok
mucize gerçekleştirdi; Myra’yı kıtlıktan,
denizcileri gemi kazalarından ve masum
insanları kötülüklerden korudu. Özellikle
fakir çocuklar ve genç kızlarla ilgilendi,
onlara çeyiz bağlayarak evlenmelerine yardım
etti.
Bu hümanist piskopos Myra’da
ölmüştür (M.S. 342). Halk tarafından sevilen
ve sayılan biriydi. Onun hakkında sadece iyi
şeyler söylediler. Nikolas o kadar seviliyordu
ki, anısına bir kilise yaptırıldı. Ona duyulan
büyük saygı nedeniyle Ortaçağda kemiklerinin
bir kısmı İtalyan denizciler tarafından
İtalya’ya taşındı. Aziz Nikolas’ın imajı;
İtalya’dan Fransa’ya, Fransa’dan Almanya’ya ve
Hollanda’ya, Hollandalılar tarafından Amerika
ve İskandinav ülkelerine taşındı. İskandinav
ülkelerinden Finlandiya’da Anadolu’lu Noel
Baba’ya kırmızı kürkler giydirildi. Onun doğum
günü olan 6 Aralık, her yıl kutlanmaya
başlandı ve aziz Nikolas Noel tılsımının
vazgeçilmez bir unsuru haline geldi.
İncil’de adı geçen Myra
şehrinde, muhteşem Roma Tiyatrosuna bakan,
harika oymalara sahip birçok kaya mezarı
vardır. Dalyanağzı (Andriake)’ndan,
Noel Baba’nın en sevdiği yer olan Kekova’ya
yelken açabilirsiniz. Kekova; tablovari
adalar, sayısız koy ve eski Likya şehirlerine
sahip bölgenin adıdır. Van Gogh’un
resimlerindeki renkler (mavi gökyüzü, turuncu
gün batımları), yıldızlı geceler, barış ve
huzur, turkuaz tonların vals yaptığı bir
Akdeniz, oynaşan yunuslar, mitolojik
efsaneler, kentler ve Noel Baba’nın ruhu!..
Kekova bütün bunları size sunar. Ayrıca,
burası yelkencilik ve yatçılık için bir
cennettir.
Kekova’nın batısında, sevimli
bir tatil beldesi olan Kaş yer alır.
Burada daha fazlasını keşfetmek isterseniz de;
koyların, kumsalların ve körfezlerin sonu
gelmez. Yerli balıkçılar arkadaş canlısıdır ve
sizi popüler sahil koylarına, su taksileriyle
götürmekten mutluluk duyarlar. Kaş etrafındaki
koylar kirletilmemiştir, bu yüzden yüzme
sevenler için idealdir. Kaş, sualtı dünyasını
keşfetmek isteyen dalgıçlar için de
mükemmeldir.
Kaş Tiyatrosu’nu ve
şehir merkezindeki Likya lahitleri’ni
mutlaka görün. Bu sizi Kaş’ın Antiphellos
olarak anıldığı zamana götürecektir. Kaş’ın
daha batısında, pitoresk tatil beldesi
Kalkan ve daha batıda da Noel Baba’nın
doğduğu kent olan tarihî Patara kenti bulunur.
Likya bölgesinin tarihteki en önemli liman
kenti olan Patara, aynı zamanda güzel sanatlar
tanrısı Apollo’nun da doğduğu kent idi. 22
Kilometre uzunluğundaki Patara Plajı,
Avrupa’nın en uzun ve geniş kuma sahip
plajıdır. Ayrıca yine Patara Plajı Dünya’nın
en iyi dokuzuncu plajı seçilmiştir.
BÖLÜM VII
ANADOLUNUN YEDİ KİLESESİ
Evangelist Aziz John
tarafından İncil’in Vahiy bölümünde,
Anadolu’nun Yedi Kiliselerinden
bahsedilmiştir. Bu yedi şehir, ilk
Hıristiyanlığın kutsal topraklarından batıya
doğru yayılışında önemli rol oynamıştır.
1.
İZMİR (SMYRNA)
:
“Ege’nin İncisi”, el yapımı dantele
benzeyen kıyı şeridinde kurulmuştur. Bu bölge,
batı medeniyetlerini kuranların “sonsuz
bahar ve uyum” topraklarıdır. Homer,
burada doğdu. Yedi kilisenin “çapa”sı
olan İzmir’deki Aziz Polycarp Kilisesi en
eskileridir.
2.
BERGAMA (PERGAMON)
:
Büyük kültür, sanat, medeniyet ve tıp merkezi
idi. Türkiye’nin hayatta kalan en iyi
arkeolojik merkezlerinden birisidir. Kızıl
Avlu olarak tanınan bazalika bu şehirde
kalan en eski kilisedir.
3.
AKHİSAR (THYATİRA)
:
Bu modern şehir üzüm bağlarıyla
çevrelenmiştir. Thyatira Bazalikası’nın
kalıntıları kent merkezinde bulunur.
4.
SART (SARDES)
:
Lidya Krallığının zengin başkentiydi. Artemis
Tapınağı, darphane, altın arıtımevi,
dükkânlar, jimnazyum ve büyük sinagog (M.Ö. 4.
yüzyıldan kalma) şehrin en eski bölgelerini
oluşturur. Artemis tapınağı,
Hıristiyanlığın yükselmesiyle beraber kiliseye
dönüştürüldü.
5.
ALAŞEHİR (PHİLADELPHİA)
:
Kardeşçe sevginin şehri olarak da bilinen
Alaşehir, eski Anadolu halklarının insan
sevgisini ve hoşgörüsünü sembolize eder. Aziz
John, bu şehirde oturanlar için iyi şeyler
söyler. Beş Eylül semtinde bir Bizans
bazilikasının kalıntıları vardır.
6.
ESKİHİSAR
:
Bugünkü Pamukkale beldesinin
yakınındaki Laodikya’dır. Birçok
kalıntı çevreyi kaplar. Aziz John, “Dikkat!
Kapıda duran ve kapıyı çalan benim.” diye
Laodikyalılara yazmıştır.
7.
EFES
:
Antik Efes, Türkiye’deki en önemli ve en çok
turistin gittiği yerlerden biridir. Antik
dünyanın yedi harikasından biri olan muhteşem
mabet, Artemis’e adanmıştır. İnanışlara göre
Aziz John, Meryem Ana’yı çarmıha gerilme
olayından sonra Efes’e getirmiştir. Meryem Ana
Efes’in yanında yer alan Bülbül Dağı’nda,
küçük bir taş evde yaşamıştır. Hıristiyanlar
için bir hac yeri olan ve Müslümanların da
ziyaret ettiği buradaki ev, Vatikan tarafından
resmen kutsanmıştır. Her yıl 15 Ağustosta
burada dinî bir tören düzenlenir. Üçüncü
Evrensel Konsül toplantısı, M.S. 431’de
Efes’teki Meryem Ana Bazilikası’nda
yapılmıştır. Efes’e komşu modern Selçuk
İlçesinde, içerisinde mezarı olduğu söylenen
görsel Aziz John Bazilikası ve
bitişiğinde Selçuklular döneminden kalma
İsabey Camii bulunur.
MENDERES NEHRİ BOYUNCA KIVRILIRKEN
Menderes Nehri,
Denizli ve Aydın bölgesindeki en
büyük nehirdir. Nehir, yılan gibi sola ve sağa
kıvrılarak Ege Denizi’ne doğru akar. Menderes
Nehri tarihteki ismiyle Meander Nehri
ismini bu kıvrıla kıvrıla akmasından
almaktadır. Menderes Nehri’nin geçtiği vadi
boyunca, batı medeniyetlerine ışık tutacak
kentler kurulmuştur. Bu vadi özellikle
Priene, Milet, Didim, Heraklia, Nisa,
Afrodisias, Hierapolis ve Kolossai
gibi büyük tarihî şehirlerin yükselişine ve
çöküşüne tanıklık etmiştir. Priene, dünyanın
ilk planlı şehirlerinden biridir. Milet, büyük
bir ticarî limandı. Birçok filozofun ve
bilgenin doğum yeriydi. Güneşin yörüngesini
tahmin eden, ince hesaplar yapan ünlü
matematikçi Thales bunlardan biridir.
Apollon’un Didim’deki muazzam mabedi, antik
dönemdeki en kutsal yerlerden biriydi.
Çamiçi-Bafa Gölü kuş meraklıları, yürüyüş
sevenler, doğa sevdalıları ve fotoğrafçılar
için ideal tabiî bir mekândır.
Konstantinapole’den buraya gelen aykırı (ikonoklast)
rahipler, Latmos Dağı’nın eteklerine ve
göldeki adalara manastırlar, kiliseler ve
şapeller kurdular. Heraklia şehri ile onun
tarihî ve dinî binalarının hepsi Bafa Gölü
kıyısındadır. Nisa, kıvrılarak giden Menderes
Vadisi’ndeki önemli bir eğitim merkeziydi. Aşk
tanrıçası Afrodit’e adanan Afrodisias,
görülmeye değer krem renkli mermer binalara ve
eşsiz mermer heykelleri olan bir müzeye
sahiptir.
Muhteşem doğa harikası olan