|

İbrahim Hakkı 1703 yılında (Hicri 1115)
Erzurum’a bağlı Hasankale ilçesi’nde doğmuştur.
Babası Molla Osman, bir mürşit aramak amacıyla
Tillo’ya gelmiş, burada İsmail Fakirullah’ı
bularak hizmetine girmiştir.
Babasının arkasından İbrahim
Hakkı da amcası Ali ile birlikte Tillo’ya
gelmiştir. İsmail Fakirullah’a öğrenci olup, o
günün şartlarına göre ileri seviyede din ve fen
bilimleri okumuştur. Hem din bilimlerinde, hem
de fen bilimlerinde üstünlüğü ifade eden
“Zülcenaheyn” yani “İki kanatlı” ünvanını elde
etmiştir. Bu dönemde hocası ve şeyhi olan İsmail
Fakirullah’ın tarikatına (Üveysiyye)
katılmıştır. Hocasının ölümünden sonra eğitim ve
öğretim görevlerini hocasının oğlu Abdulkadir-i
Sani ile beraber hayatı boyunca sürdürmüştür.
Üç sefer hacca gitmiştir: İlki
1738’de, ikincisini 1763’te, son haccını da
1767’de yapmıştır. 1758’de İstanbul’a gitmiş ve
saraya özel olarak davet edilmiştir. Sultanı I.
Mahmud tarafından davet edilmesi, İsmail
Fakirullah'ın daha önce sultana kendisinden
bahsetmesinden kaynaklanmaktadır. İbrahim Hakkı
sarayda bulunduğu müddetçe, zamanının çoğunu
saray kütüphanesinde geçirmiştir, bir süre sonra
yeniden Tillo’ya dönmüştür.
1780’de (Hicri 1194) 77 yaşında iken
ölmüştür. Kendi isteği üzerine hocası İsmail
Fakirullah için daha önce yaptırdığı ve
kozmografik bir özelliğe sahip olan türbede
defnedilmiştir.
İbrahim Hakkı, hadis ve fıkıhta,
tasavvuf ve edebiyatta, psikoloji ve
sosyolojide, tıp ve astronomide büyük başarılar
göstermiştir. Doğunun yetiştirdiği bu büyük
alim, kısa zamanda batıda da ün salmıştır.


Kendi Sözleriyle Hayatı
Kendisini kısaca şöyle anlatmaktadır:
"Hicri bin yüz on beş tarihinde bir bahar günü, İbrahim Hakkı,
Hasankale kasabasında doğdu. Bin yüz kırk
senesine kadar ilim öğrenmek için çalıştı. arif
olup dünyayı unutarak, Allahü tealanın aşkıyla
yanıp kavruldu. İşini, gücünü, malını, mülkünü
her şeyini bırakarak Cenab-ı Hakka yöneldi."
Babasına Kavuşması
Tillo'da babasına kavuşmasını şöyle anlattır:
"Ben dokuz yaşında idim. Ali amcam beni babamın
yanına götürdü. Bir ikindi vaktinde Tillo'ya
girdik. Dergaha vardığımızda, babam ile hocası
namaz kılıyorlardı. İlk bakışta İsmail
Fakirullah hazretlerinin mübarek yüzü, bana,
pederimden daha yakın geldi. O anda yüzünün
cezbesi gönlümü aldı. Aklım, onun güzelliğine,
duruşundaki heybete ve olgunluğa hayran kaldı.
Gönlümü ona kaptırdım. Babam beni kendi odasına
götürdü. Şefkat ile ilim öğretip, lütf ile
terbiye etmeye başladı."
Rüyaları
Tillo'ya geldiği günlerde gördüğü bir rüyayı şöyle anlattır:
"Rüyamda gökyüzünü beyaz serçelerle dolu halde
gördüm. Bir ara serçeler hep birden halkın
üzerine doğru saldırdılar. Bana saldıranları
babam uzaklaştırdı. Ancak bir serçe fırsat
bulup, sağ koltuğuma sokuldu. Sabahleyin rüyamı
babama anlattım. Babam koltuğumun altına
baktıktan sonra, orada taun, veba hastalığının
belirtilerini gördü. Hastalığa yakalandığım ilk
beş gün kendimden habersiz olarak yattım.
Altıncı gece gözümü açtığımda babamı başucumda
ağlar gördüm. Muhterem hocamız İsmail Fakirullah
hazretleri de yanındaydı. Mübarek ellerini
kaldırdı. Bana uzun uzun dua ettikten sonra
babama; "İbrahim'in işi bitmiş iken Allahü teala
ihsan ederek onu yeniden diriltti." buyurarak
müjde verdi."
.jpg)
Yine bir diğerini şöyle anlatır:
Yaz mevsimiydi. Bir Cuma gecesi babam murakabe yapıyordu. Ben
de yatıp uykuya dalmıştım. Rüyamda Tillo'nun
harman yerine bir anda binden çok süvari ve
piyade asker geldi. Atlılar inerek bir yere
toplandılar. Boyları iki adam yüksekliğinde olan
bu askerler, at ve diğer malzemelerini harman
yerine bırakıp, üstadımız İsmail Fakirullah
hazretlerinin dergahı kapısında saf saf
dizildiler. Ben kalabalığı seyrederken, dergah
kapısının sağ yanında duran saftan birisi eğilip
beni kucağına aldı. Tebessüm ederek öptü ve sol
tarafında olanın kucağına verdi. O da alıp
muhabbetle öptü ve solunda duranın kucağına
verdi. Bu şekilde sıra ile sekizinci kimsenin
kucağına geldim. O da beni öptü, onun solunda
dergahın kapısı vardı. Beni yavaşça şefkatle
yere bıraktı. Kapı açıktı, içeri girdim. Mübarek
hocamız Fakirullah hazretlerinin huzurunda sekiz
seçilmiş zatın ayakta durduğunu gördüm. Hocamız
da ayağa kalktı ve onlarla müsafeha edip
sarıldılar. Bu hale şaşırmıştım. O sırada
uyandım. Bu rüyanın lezzeti canıma can katmıştı.
Sevincimden rüyamı hemen babama anlattım. Meğer
babam, uyanık olduğu halde, benim rüyada
gördüklerimi görmüş, hadiseye muttali olmuş ve
onlarla konuşmuştu. Babam bana şöyle tenbih etti
ve; "Bu rüyayı kimseye söyleme. Bu ruhlar için
iyi olmaz." buyurdu. Sabah oldu Cuma namazından
sonra dergahın kapısı önünde oturmuş duruyordum.
Siirt tarafından at üzerinde ak sakallı bir
ihtiyar geldi. Kapının önüne gelince atından
indi. Benim yanıma gelip elimi tuttu ve öptü,
şaşırdım kaldım. Zira bu kimseyi tanıyamamıştım.
Hocamızın huzuruna girmek için izin istedi.
Verdiği hediyeleri içeri götürdükten sonra
hocamın yanına gittim ve; "Kapıda yaşlı bir
kimse huzurunuza çıkmak için izin istiyor
efendim." dedim. "Gelsin." buyurdular. Misafiri
buyur ettim. İçeri girince oturması işaret
edildikten sonra; "Ve aleykümselam ey Seyyid
Hamza! Bu Cuma gecesi bize çok misafir geldi."
buyurdu. Hocamızın bu tatlı hitabından Seyyid
Hamza çok şaşırdı. İlk defa gördüğü bu kimse
kendi ismini nereden bilmişti. Ve gece gelen
misafirlerin arasında olduğunu nasıl anlamıştı.
Bunları hem düşündü, hem de kalkıp hocamın elini
öptü. Bir müddet ağladı. İzin isteyip dışarı
çıktı. Bizim odaya buyur ettim. İçerde babama
halini şöyle anlattı: "Ben Siirt'in ileri
gelenlerinden Seyyid Hamza'yım. Bu ana kadar
Tillo'ya hiç gelmedim. Bu büyük alim ve veliyi
de hiç ziyaret etmemiştim. Bu gece rüyamda beş
yüz kadar nur yüzlü atlı alim ile beş yüz piyade
evliyaya Siirt önünde karıştım. Onlarla birlikte
Şeyh İsmail Fakirullah hazretlerini ziyarete
geldik. Bu kasabayı ve yolunu rüyada görerek
öğrendim. Harman yerine geldiğimizde atlılar
atından indi. Beraberce bu dergahın kapısına saf
saf dizildik. Sıra ile mübarek hocanızı ziyaret
ettik. Bu dergahın kapısı önünde şu küçük oğlunu
gördüm. Evliyalar kucaklarına alıp sıra ile
sevdiler. Kapının önüne gelince çocuk içeri
girdi. Ben de kapının önüne geldiğimde uyandım.
Hala o rüyanın tesiri altındayım, duyduğum o
lezzet hala devam ediyor. Sabah olunca atıma
binip rüyada geldiğim yol ile doğru buraya
geldim. Kimseye sormadan dergahı bulup, sizleri
tanıdım. Hazret-i Şeyh'e geldim. Bu gördüğüm
rüyayı anlatacaktım. Bir gün sonra da ona talebe
olup hizmetiyle ve sohbetiyle şereflenecektim.
Ben daha anlatmadan; "Ey Seyyid Hamza! Bu gece
bize çok misafir geldi." diyerek hem ismimi hem
de rüyada olanları anlattı. Şaşırıp kaldım."
Seyyid Hamza'nın bu şaşırmasına babam şöyle
cevap verdi: "Senin bu gördüğün rüyanın aynısını
bu oğlum da gördü. Lakin avamın gördüğü
rüyaları, seçilmiş evliya uyanık iken görüp
müşahede etmiştir. Allahü tealanın ihsanları
sonsuzdur."
.jpg)
Yetim Kalması
17 yaşında yetim kalmasını şöyle anlattı:
1719 (H.1132) senesinde, benim çok sevdiğim
babam ve anam, dert ortağım, üzüntülerimin
gidericisi, hücredaşım, gurbet yoldaşım Derviş
Osman Efendi, Cuma gecesi sabaha yakın dünyadan
ahirete göçtü. Hak yolunda can verip Allahü
tealaya kavuştu. Maksadına ulaşarak rahmet
deryasına daldı. Bu yetim o gece başka misafir
odasında yattı. Sabahleyin kalkıp, hasta babamı
görmek istediğimde, oradakiler bana; "Git, önce
namazını kıl, sonra gel. Hasta şimdi rahatladı."
dediler. Bu söze inanıp mescide gittim. Herkes
burnunu tutuyordu. Hepsinin nezle olduğunu
sandım. Namazdan sonra odamıza geldiğimde
babamın vefat ettiğini gördüm. Benim de rahatım
gitti. Gönül evim karardı. Bir anda babamın
ayrılık hasretiyle viranelerdeki kuşlara döndüm.
Öyle feryad etmek istedim ki, sesim göklere
çıkacaktı. Ben bu halde iken o merhamet menbaı
mübarek hocam geldi. Benden o üzüntü ve elemi
aldı. Ben de kalkıp kendi kendime; "Şimdi
ayıptır, sabredeyim. Hocam gittikten sonra nasıl
ağlayacağımı ben bilirim." dedim. Mübarek
hocamız herkese selam verip, garib oğlu Derviş
Osman Efendinin başı ucunda oturdu. Şehid ruhuna
bir Fatiha okuyup, sevabını bağışladı ve
murakabeye daldı. Ben hocamın karşısında babamın
da ayak ucunda idim. Bir anda Allahü tealanın
ihsanlarına kavuştum. Vefat eden babam, mübarek
başını kaldırdı. Kimya tesiri olan nazarıyla
yüzüme bakıp, tebessüm ederek taziyede bulundu.
O anda mübarek göğsünden şimşek gibi bir nur
parladı. Kalbim titredi, üzüntü ve elem gidip,
yerine sürur ve lezzet doldu. Babamı bu halde
görünce, bayramlıklarını giymiş bir çocuk gibi
sevindim. Üzüntülü duran ahbablar bu sevincime
bir mana veremeyip hayret ettiler. Allahü
tealanın ihsanı ve mübarek hocamın himmeti
bereketi ile olan bu hadiseyi oradakiler
görememişti.
Hocamız oradan ayrıldıktan sonra babamın yüzünü açıp baktım.
Güler gibi bir hali vardı. Yüzü nurlu, bedeni
sıcak ve yumuşak idi. Sanki uyuyordu.Cenaze
namazına çevre köyler ve bütün Siirt halkı
geldi.Namazını hocamız kıldırdı. Onun vefatına
benden başka herkes üzüldü. alemin babası olan
hocamız, bu yetimine şefkat edip iltifat
eylediğinden, merhum babamdan sonra onun
hizmetleri bize miras kaldı. Mübarek hocam, bu
bozuk huyluyu nice hikmet şurupları ile terbiye
eyledi. Kalb hastalıklarından beni kurtardıktan
sonra, kendi muhabbeti ile yaktı. Böylece bende,
ahiret hallerinde yakin hasıl oldu. Tevekkül
etme, dert ve belalara, ibadete ısrarla devam
etmeye tahammül, her işe rıza gösterme hali
hasıl oldu. Pek kıymetli, leziz nimetler ihsan
edildi. Hepsinden daha evlası ve kıymetlisi ise,
Allahü tealanın zatında ve sıfatlarında bilgi
sahibi olmaya, marifetullaha kavuştum.
.jpg)
Varisi
Zaman zaman Tillo'da, "Cebel-i Ra'sil Kuva" ismindeki tepeye
çıkardı. Talebelerine de; "Bu tepe, yakında
büyük bir nama kavuşacaktır." derdi. Bu tepeye
bir musalla taşı yaptırdı. Her uğradığında oraya
otururdu. Ölümü, ahireti ve hesabı düşünürdü.
Yine bir gün üç talebesi ile bu tepeye çıktı.
Üçünün de ismi Mahmud'du. Onlara; "Sübhanallah!
Hepinizin adı da Mahmud. Herbiriniz de
amcalarınızın kızı ile evleneceksiniz. Fakat
sadece biriniz Allahü tealanın evliya kulları
arasında yüksek derecelere sahib olup; "Memduh"
lakabıyla isimlendirilecektir. Ona her taraftan
akın akın talebe ilim öğrenmeye gelecektir. O,
bu tepeye bir ev yaptırıp herkesin hidayete
kavuşmasına vesile olacaktır." buyurdu.
Talebeler de kendi kendilerine; "Mübarek
hocamızın müjde verdiği o kimse ben olsam." diye
temenni ettiler. Bir müddet sonra içlerinden
ikisi ayrıldı. İbrahim Hakkı hazretleri yanında
kalan Mahmud'a; "Biraz önce müjde verdiğim
Mahmud sensin. Fakat bu sırrı, ben sağ olduğum
müddetçe kimseye söyleme." buyurdu.
" Vefatı "
Vefatı için de;
"Hudayı bilmeye ancak cihane geldi sultanım." mısrası tarih olarak
düşürüldü.
.jpg)
Bir büyük ve iki küçük kubbenin örttüğü iki oda ve bir hol
ile bir kuleden ibarettir. Türbenin asıl
özelliği; Tillo’nun 3-4 Km. doğusundaki bir tepe
üzerine yapılmış olan duvardaki 40 x 50 Cm
boyundaki pencereden her yılın; gece ve gündüzün
eşit olduğu 21 Mart günü, yeni doğan güneşin ilk
ışınları, türbenin tümü kale duvarının etkisiyle
gölgede kalırken, pencere boşluğundan geçip,
türbe kulesinin penceresine vurarak kırılmak
suretiyle İsmail Fakirullah’a ait sandukanın baş
tarafını aydınlatmasıdır. Bununla ilgili “yeni
yılda doğan ilk güneş, hocamın baş ucunu
aydınlatmazsa, ben o güneşi neyleyim.” sözü
Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın hocasına olan
saygısını göstermektedir. Ne yazık ki bu ışık
düzeni, türbenin restorasyonu sırasında
bozulmuş, bütün uğraşlara rağmen eski orijinal
haline getirilememişlerdir.
Tillo tarihi eserler yönünden çok zengindir. Erzurumlu
İbrahim Hakkı’nın kullandığı kozmoğrafya
aletleri, haritalar, güneş sistemi ile ilgili
tahta küreler, el yazması çok değerli kitaplarla
düşünüre ait çeşitli eşyalar halen Tillo’daki
torunlarında bulunmaktadır.
ESERLERİ:
Divan
İlk ana eseri Divanı’dır. 1755’te yazılmış. 1847’de Mehmed Said
tarafından İstanbul’da basılmıştır. "Erzurumlu
İbrahim Hakkı Divanı" ismini taşır; 230
sayfadır. İlâhiname, Aşknâme, Hz. Muhammed’i
öven bir şiir ve kendi halini, niteliğini
bildiren bir manzumesi vardır. Divanı büyük oğlu
İsmail Fehim’e ithaf edilmiştir. İsmail Fehim
astronomi ve müzikle uğraşan güzel kanun, santur
çalan bir zattır. Kendisinin çalmış olduğu 74
telli bir santuru vardı. Erzurumlu İbrahim Hakkı
Divanı’nda musiki ile ilgili “Musikiye Dair
Nazım” adlı bir şiir bulunmaktadır.

Marifetname
İkinci ana eseri Marifetname’dir. Ansiklopedi türündedir; 1757’de
yazılmıştır. 1836 ve 1864’te Mısır’da 1868, 1889
ve 1914’te İstanbul’da basılmıştır. Ortalama 600
büyük sayfadır. El yazmaları 2 cilt olup, halen
Tillo’da torunlarından Sadettin TOPRAK
tarafından muhafaza edilmektedir.
Eser bir önsöz, üç büyük bölüm ve bir sonsöz ihtiva eder. Her bölüm
daha alt bölümlere ayrılmıştır. Önsöz tamamen
dinidir.
Birinci bölüm Fenn-i Evvel’dir. Allah’ın varlığını, birliğini
anlattıktan sonra yalın ve bileşik cisimleri,
madenleri, bitkileri ve nihayet insanı anlatır.
Sonra geometri, astronomi ve takvim konuları yer
alır. Coğrafyaya ait bölümünde 100’den fazla
ilin hangi enlem ve boylamda olduğunu
göstermiştir. Ayrıca, “Hiçbir çağda yerin
döndüğüne inananlar eksik olmamıştır.” demiştir.
İkinci bölümde fenn-i Sani, anatomi, fizyoloji gibi bilimler
yer alır. İnsan vücudunu estetik bakımdan da
incelemiş, araya beyitler sıkıştırmıştır. Vücut
yapısı ile huy arasındaki ilişkiye inanmış ve
bunu şiirle anlatmıştır. Bu bölümün sonunda
ruha, sağlığa ve ölüme ait geniş bilgi vardır.
Üçüncü bölüm olan fenn-i Salis, dini, ilahi ve felsefi
içeriklidir.
Kırk sayfa tutan son bölüm törebilimdir diyebiliriz.
Öğretimin yol ve yöntemini, öğrencinin üstadına
takınacağı tutumu, ana ve babaya karşı saygı ve
sevgi, evlenme ve evlenmede aranacak nitelikler,
karı-kocanın birbiriyle ilişkileri töresi,
çocuklara karşı görevleri, akraba, hizmetçi,
komşu, dost, halk ve bilginlerle görüşüp konuşma
yolu ve töreleri yer alır. Sayın Rauf İnan,
İbrahim Hakkı’nın bu cephesini incelerken, O’nu
ilk eğitim filozofumuz olarak tanıtır.
Marifetname, Arapça ve Farsça’ya da
çevrilmiştir.
.jpg)
İrfaniye
Üçüncü büyük eseri İrfaniye’dir. 1761’de yazılmıştır ve 495
sayfadır. Arapça, Farsça ve Türkçe bölümleri
vardır. Konusu “Kendisini bilmeyen, Rabbini
bilemez.” anlamındaki hadistir. İnsan vücudu
evrene benzetilmiştir. Vücutta akıl, evrende Rab
gibidir. Şöyle öğütleri vardır: “Tekkelerde
eğlenmeyip, ilim meclisine gelesin. Herkese
şefkat nazarı ile bakıp hakir görmeyesin ve
hizmet buyurmayasın. Tezyi-i zahiri koyup gökçek
ahlak ile tezyi-i bâtına gidersin.” demektedir.
.jpg)
İnsaniye
Dördüncü ana eseri İnsaniye’dir. 1763’te yazılmıştır. 722 sayfadır.
Kendisi bu eseri için “140 kitaptan üç lisan
üzre cem ettim.” diyor. Oğlu İsmail Fehim ve
amcazadesi Yusuf Nedim’in el yazısı olan iki
nüshası torunlarında vardır.
.jpg)
Mecmuat-ül Mani
Beşinci büyük eseri Mecmuat-ül Mani, 1765’te yazılmıştır.
Kayınbiraderi Mustafa Fani’nin el yazısı olan bir nüshası Mehmet
Ali Benderli’de vardır. Bu kitapta münacaatlar,
şükürnameler ve Şifa-üs Sudur başlığı altında
topladığı manzumeleri vardır. Fakirullah’ın
ölümü, oğul ve torunlarının doğumuna, hacca
gidişine ait düşürdüğü tarihler de bu
kitaptadır. Arapça, Farsça ve Türkçe bir de
sözlüğü vardır. Arapça ve Farsça’dan dilimize
alınan kelimelerin imlalarını, Türkçe
söylenişlerine göre sesli harf koyarak
yazmıştır.
İbrahim Hakkıoğlu diyor ki: “Bu sözlüğü incelemeden evvel,
İbrahim Hakkı’nın mektuplarında müjde, aslan,
sokak gibi kelimelerin yazılışını görüp
şaşırdım. Erzurumlu İbrahim Hakkı gibi Arapça ve
Farsça’yı ana dili gibi bilen, bu dillerde
yazılmış yüzlerce eseri inceleyen bir bilginin
mektuplarında imla hatası yapmasına akıl erer
miydi? Ancak bu sözlüğü inceledikten sonra bir
çığır açmak istediğini anladım.”
.jpg)
Ruzname
İbrahim Hakkı’nın günümüze kadar kalmış bir de Ruzname’si vardır.
1753 yılında yapılmış, yüzyıllarca takvim işini
görebildiği için Devr-i Daim de denen araç, 52,5
Cm çapında bir ağaç çembere gerilmiş derinin bir
çok daire ve yarıçaplara bölünmesi ile meydana
gelmiştir. Siirt ve Tillo gibi 40. Enlemde
bulunan yerlere göre düzenlenmiştir. Bir göç
yılının herhangi bir ayının bir günü aranırken
bunun haftanın hangi günü olduğu, o gün güneşin
kaçta doğup battığı kolayca bulunabilir. Duvar
ve cep takvimlerinin bulunmadığı bir dönemde bu
aracın önemi açıktır.
.jpg)
Evrim ve İdeal İnsan
İbrahim Hakkı Hazretleri, tefsir, hadis, fıkıh gibi nakli ilimlerin
yanında, akli ilimlerle de uğraşmış, canlılar
hakkında çeşitli teoriler ileri süren Fransız
doktoru Lamarck, İngiliz Charles Darwin,
Hollandalı Hugo de Vries gibi batılı bilim
adamlarından çok önce, canlılar hakkında, en
basitinden en mükemmeli olan insana kadar düzgün
bir tekamül bulunduğunu yazmıştır. Bu konuyu ele
alırken, bu tekamülde arada görülen belli
noktaları, hususi özellikleri ve her birinin
hudutlarını tesbit etmiş, hepsinin ayrı ayrı
cinsler olduğunu ayrıca belirtmiştir. O sadece
biyoloji ilmi ile değil; fizikten kimyaya,
matematikten astronomiye kadar, devrindeki bütün
ilimlerle uğraşmış, bir ilim ve marifet hazinesi
olan Marifetname'sinde, bütün bunlara yer
vermiştir. Mevalidi, yani canlı cansız bütün
varlıkların yaradılış sırrını bilmek ve irfanı
tahsil etmek, onda pek açık olarak
görülmektedir.
Hayatında hiçbir zaman okumayı ve okutmayı elden bırakmayan İbrahim
Hakkı hazretleri, ideal insan tipi olarak, arif
insanı göstermiştir. Kendisi de bu ölçü içinde
kalmıştır. Ona göre, arif; gönülle ve akılla
bilendir. Fakat gönülle bilmek arifin yegane
hususiyetidir. Bu yüzdendir ki o, gönüle,
eserlerinde büyük yer vermiştir. Gönül,
sevgilinin mekanıdır. Aşk sayesinde bu sevgi
vardır. Bu yollarda hikmet (fen ve sanat)
vardır. Mevalid (varlıkların sırrını anlama) bu
yolla olmaktadır. Kısaca söylemek gerekirse
İbrahim Hakkı; gönül sahibi olan, fen ve sanata
yer veren büyük bir alim, hakka rıza gösteren
bir velidir. Eserlerinin ismine ve mahlasına
bakınca, bütün bunların hepsi görülür. Divanının
adı İlahiname' dir. Bu ismi boşuna koymamıştır.
Hakikaten hepsi ilahidir. Marifetname ise arifin
kitabı demektir. Allah Rahmet Eylesin...


Ana Sayfa
|