|

Mevlâ Görelim
Neyler, Neylerse Güzel Eyler
Köyünde,
kasabasında, şehrinde, her nerede olursa olsun,
Anadolu insanının dilinde, asırlardır bir bayrak
gibi dalgalanan bu mısraların yazarı Erzurumlu
İbrahim Hakkı Hazretleri, güzel bir ilkbahar
gününde, 18 Mayıs 1703’te Hasankale’de doğdu.
Babası Osman Efendi, diğer adı Derviş Osman,
Hasankale’nin soylu bir ailesinden geliyordu.
Annesi Kındığı Köyünden Hanife Hanımdı.
Peygamber soyundan geliyordu. Zarif ve ince
ruhlu, şefkatli, merhametli, asil ruhlu bir
hanımefendi idi. Herkesin sevgisini ve
takdirini kazanmıştı. Osman Efendi, içinde
sınırsız bir aşk ve heyecan taşıyan bir insandı.
Babası Molla Bekir Efendi, âlim, fazıl,
alabildiğine derin ve ince bir insandı. Oğlunu
iyi yetiştirebilmek için, çocukluğundan
itibaren özel hocalar tutmuş, sarf, nahiv,
fıkıh, akaid, feraiz, tefsir, hadis gibi
ilimleri öğretmişti. Ama Osman Efendi bir türlü
kendini yeterli görmüyor, ruhundaki dalgaların
huzur ve sükûn bulacağı, doydum Allah’ım, sana
sonsuz şükürler olsun, diyeceği bir manevî
limana, tevhide ulaşacağı, “Sen O’ndan
razı, O senden razı olarak gir cennetime”
hitabı ilâhisine kavuşacağı bir gönle vasıl
olmayı istiyor, bekliyor ve arıyordu. Osman
Efendinin Hanife Hanımdan doğan bütün çocukları
daha beşikten toprağa adım atamadan vefat
etmişlerdi. Osman Efendi bu yeni doğan çocuğun
müjdesini rüyasında almış, adının İbrahim Hakkı
konulması istenmişti. Mutlu doğum haberini sabah
namazını kılarken almış, kalbi şükür ve
heyecanla dolmuştu, Derhal iki rekât şükür
namazını kıldı. Bebeğin yanına gitti. Gönülden
gelen tertemiz bir ürperti ve aşk içinde oğlunun
kulağına ezan okudu ve ismini fısıldadı. Mânâ
âleminden bu dünyaya gönderilen en büyük
insanlardan, müstesna varlığı ile kıyâmete
kadar ışık saçacak gönül sultanlarından birinin
hayatı bu suretle başlamış oluyordu.
.jpg)
Diğer kardeşleri gibi, doğduktan kısa bir müddet
sonra ölmemesi, o zamana kadar ölen
çocuklarının acısını, ancak, Allah’a duydukları
teslimiyet ve tevekkülle dindirebilen bu iki
gönül insanını, sevinçlerin en güzeli ile
doldurdu. Birbirlerine duydukları sevgi, saygı
ve şefkatle İbrahim Hakkı, kısa zamanda büyüyüp
yetişecek en güzel ruh iklimini bulmuş oluyordu.
Nasıl baharda kuru dallardan en güzel bahar
çiçekleri çıkıyorsa, insan gönlünün
çiçeklenebilmesi için, bulunduğu ortamın sevgi
ile saygı ile edep, sabır, şükür ve kanâat ile
menevişlenmesi, güzelleşmesi gerekiyordu. Ve
küçük İbrahim Hakkı o ortamı doyasıya teneffüs
etti. Her anne baba çocuğun aynı zamanda ilk
öğretmenleri değiller miydi? Hem Osman Efendi,
hem Hanife Hanım kendilerini çocuğun eğitimine
de hazırlamaya başladılar. Görevlerini en güzel
şekilde yapmak istiyorlardı. Hanife Hanım,
kendini bilmeye başladıktan sonra, bu günler
için hazırlanmış, ailesinden gerekli bilgileri,
incelikleri öğrenmişti. Büyük bir emâneti
yüklendiğinin bilinci içinde idi. Ama farkında
idi ki, sadece bilmek yetmiyordu. O bilinenler
ve bilinecek olanlar, en güzel şekilde
uygulanmazsa neye yarardı ki?

İbrahim Hakkı çok küçük yaştan itibaren
olağanüstü bir gelişme gösterdi. Temel bilgileri
öğrenecek seviyeye gelince, Osman Efendi kendini
yetersiz gördü. Derviş meşrep mizacının da
etkisi ile kendini yetiştirmek, olgunlaşmak,
kâmil bir insan olabilmek için seyahate çıktı.
Bir gece kimseye haber vermeden evden ayrıldı ve
Erzurum’a gitti. Ama aradığını orada da
bulamadı. Bir güzel, bir hoş, isim veremediği,
nüanslarını sezemediği bir arayışın içinde idi.
Sanki,
Azdırma, rahat bırak, içimdeki
deliyi
Bana sorma, benim de bilmediğim
gizliyi
der gibiydi. Kendisini tevhidin ışıklı yoluna
götürecek bir insan arıyordu. Her şeyi
birlediği zaman, bütün müşküllerin
çözüleceğini, bütün soruların cevaplanacağını,
karanlıkların ışık içinde kalacağını, neşe-i
Muhammediyeye kavuşacağını biliyordu,
hissediyordu. Çünkü bu her gerçek müslümanın
yolu idi. Çünkü bu Hazreti Muhammed’in yolu idi.
İnsanın kendi kendisiyle barış ve biliş tutması,
insanın diğer insanlarla barış ve biliş
tutması... İnsanın Allah’la barış ve biliş
tutması. İnsanoğlu bunun için yeryüzüne
gönderilmişti, yaşamamızın, varoluşumuzun amacı
bu idi. Bu üçlü düstur, insanın hayatını
mânâlandıran, ona renk, ışık ve güzellik veren,
onun dünyasını ve âhiretini cennete çeviren en
güzel hedefti.
Böyle bir arayış ateşiyle yanıyordu Osman
Efendi. Sanki ezel ve ebed bir olmuş, onu bu
arayışa sürüklüyordu. Aradığını bulamazsa, bu
ateşin onu yakacağını idrâk ediyordu. Tarifsiz
bir yalnızlık içinde, kâinat ne kadar büyük, ben
ne kadar küçüğüm diye ağladığı oluyordu. Bazen
sessizliğin içinde yok olduğunu, eridiğini
hissediyordu. İçinde hiç kimseyle paylaşamadığı
büyük bir sır, bir emânet taşıyordu. Onun için
sönmeyen bir ateş, bir yangın gibiydi iç âlemi.
Orada, en derin yerinde, küçük omuzlarının
çekemeyeceği büyük bir aşk taşıyor, bazen onun
büyüklüğünden, yüceliğinden korktuğu, ürperdiği
oluyordu. Tarife sığmaz bir arayış içindeydi.
Belki kendini arıyordu. Belki Yunus gibi,
Beni bende demen, bu ben değilim
Bir ben vardır bende, benden içeri
Süleyman kuş dilin bilir demişler
Süleyman var Süleymandan içeri
.jpg)
diyordu. Kendini ikilikten tevhide ulaştıracak
bir yol göstericiye ne kadar muhtaçtı. Onun
özlemini nasıl bağrında duyuyor, bir kor gibi
nasıl taşıyordu. Evet önce ikilikten geçmek
gerekiyordu. Öz olana, asıl olana ulaşmalıydı.
Tevhide ulaşmadıktan sonra, öğrenilenler bir
yükten başka neydi ki? İşte Osman Efendiye bir
ezel sırrı gibi malûm olmuştu. Aradığı insan
Siirt’in Tillo köyündeki İsmail Fakirullah’tı.
Gitti, görüştü ve insanlık tarihinde nadir
görülen bir aşkla, muhabbetle, ona bağlandı.
Hizmetine girdi. Feyz aldı. Gün günden
karanlıklar dağılıyor, yerini ışığa bırakıyordu.
Hüznün ve ıstırabın yerini cıvıl cıvıl bir neş’e
alıyordu.
Yavaş yavaş olgunlaştığını, eksiklerinin
tamamlandığını hissediyordu. Büyük Yunus,
Aşk gelicek cümle eksikler
biter,
dememiş miydi?

İşte bu sıralarda Hanife Hanım vefat etti. Küçük
İbrahim Hakkı yedi yaşında öksüz kaldı. Vefatına
kadar, içindeki olanca erdemleri, güzellikleri
oğluna aşıladı ve mübarek kadın, babasının
yokluğunu İbrahim Hakkı’ya hissettirmemeye
çalıştı. Bildiği ve inandığı bütün gerçekleri
küçük yavrusuna hikâyelerle, masal ve kıssalarla
vermeye çalıştı. En derin meseleleri, bir özsu
gibi verdi oğluna. Onu daha çok küçük yaştan
itibaren, efendi, zarif, kibar, ince, dikkatli
ve çok saygılı bir kimse olarak görmeye başladı.
İlmihal, tecvid öğretti ona; çok küçük yaşında
rahatça Kur’an-ı Kerim okuyabiliyordu. Sonra
hıfza başlandı. Hanife Hanımın, küçük İbrahim
Hakkı’nın eğitiminde uyguladığı yöntem, sadece
söz ve nasihat yoluyla telkin ve tembihlerden
ibaret değildi. Hanife Hanım oğluna vermek
istediği bilgileri ve örnek davranışları çocuğa
sözlü bir telkinde bulunmadan, onun görüp fark
edebileceği bir şekilde bizzat kendisi
yaşıyordu. Yoksa en güzel eğitim metodu bu mu
idi? Sözle nasihat vermek kolaydı. Basitti.
Önemli olan fiili ile örnek olmaktı. İnsanlar
tarih boyunca, sözü, dili ile değil, bizzat
söylediklerini yaşayan, fiili ile örnek olan
insanlara itibar etmişler, onlara uymuşlardı.



Hanife Hanım, o kadar dikkat ve itina ile oğlunu
yetiştiriyordu ki, eğer bir hareket fark
edilmemiş ise aynı hareketi fark ettirinceye
kadar, ama aynı zamanda onun bıkıp usanmasına da
imkân bırakmadan, zaman zaman tekrarlıyor,
böylece çocuğun örnek davranışları, doğru
bilgileri, edebi, inceliği, zarafeti telkinle
değil, idrâkle öğrenmesini sağlıyordu. O
zamanlar babalar sevgilerini, anneler
şefkatlerini yalnız kendi çocuklarına
hasretmezlerdi. Evde çocuklarına nasıl
davranır, onların neler öğrenmelerini
isterlerse, mahallede, sokakta diğer çocuklara
da aynı sevgiyi, şefkati gösterirler, onların da
kendi çocukları gibi yetişmeleri için
ellerinden geleni yaparlardı.
O zamanlar hayat, aile ve insan şimdiki gibi
parçalanmamıştı. Devlet ve millet elele
müşterek değerleri yaşıyorlar, o değerlere zerre
kadar halel gelmemesi için gereken bütün
dikkati gösteriyorlardı. Hayat, insanlar,
aileler, komşular bir bütün olarak kabul
ediliyordu. Bir bozukluk, bir ayarsızlık oldu
mu, şimdiki çağdaş geçinen insanlar gibi ukalâ
ukalâ, “Efendim, bu onların sorunu” deyip
geçmiyorlardı. Şimdiki boş vericiliğin, bana
neciliğin, özgürlüğün, azgınlığın yerinde o
zamanlar efendilik, incelik, zarafet, edep,
sevgi ve saygı vardı. İnsanlar birisine faydalı
olmak için çırpınırlardı. Bir evde helva pişti
mi belki kokmuştur diye, ufacık tabaklarla diğer
komşulara da tattırılırdı. Ölüm, hastalık ve
sıkıntılı zamanlarda acılar paylaşılırdı.
Neşeli, mutlu zamanlarda o güzelliği bütün
komşular yaşarlardı. İnsan kelimesi “üns”
kökünden geliyordu. Ünsiyet paylaşmak, ortak
olmak, birliktelik, görüşmek, kaynaşmak,
yakınlık anlamlarını kapsıyordu. Ünsiyetten
kesilen aynı zamanda insanlıktan da
uzaklaşıyordu. İnsanoğlu birlikte, beraber
olduğu zaman, beraber bir güzelliği yaşadığı,
paylaştığı zaman bir anlam kazanıyordu.
Onun için küçük İbrahim Hakkı, hem aile, hem
toplum yönünden, bedenen ve ruhen sağlıklı
yetişiyordu. Öyle temiz, nezih, güzel bir
ortamda büyüyordu. Hem büyüyor, hem
gelişiyordu. Annesi, amcaları diğer akrabaları
ve bütün Hasankaleliler onun yetişmesinde kendi
üzerlerine düşeni yapıyorlardı. O da, dokuz
yaşına kadar baba kontrolünden uzak yaşamasına
rağmen, en ufak bir olumsuz düşünce ve davranışa
sahip olmamıştı. Bilâkis, akran ve
arkadaşlarından daha zeki, daha uyanıktı.
Herkesin saygısını, sevgisini kazanıyordu. En
büyük zevki öğrendiklerini arkadaşlarına
anlatması idi. Öyle uyanık, öyle gayretli idi
ki, çevresinde ne kadar bilgili insan varsa,
hepsinden bir şey öğrenebilmek için adeta
çırpınıyordu. Bilgisi arttıkça, daha yeni şeyler
öğrenmek istiyordu. Gecesini gündüzüne katarak
ufkunu genişletiyordu. Böylece çok çeşitli
alanlarda bilgi sahibi oluyor, istikbalin en
büyük, en güzel insanlarından birinin derûnî
hayatı, için için oluşuyordu.


Bir gün geldi ki, çevre onu tatmin etmemeye
başladı. Tahsilini devam ettirebilmek için başka
şehirlere gidip, daha büyük hocalardan ders
alması elzem hale geldi. Bunun da bir an önce
gerçekleşmesi gerekiyordu. Bir süre sonra,
İbrahim Hakkı amcasına, Hasankale’den ayrılmak,
babasının yanında ve himayesinde kalmak, onun
bağlı olduğu zattan feyz alabilmek için yola
çıkmaları gerektiğini söyledi. Amca yeğen
beraberce Tillo’ya gittiler. Derviş Osman Efendi
büyük bir sevinç ve heyecanla oğlunu bağrına
bastı. Sonra baba oğul, aynı kaynaktan feyz
alıp, aynı derslere iştirak ederek maddî-manevî
eğitim görmeye ve beraberce mânâ yolunda
ilerlemeye başladılar. Kısa bir süre sonra
gördü ki, Osman Efendinin oğluna verecek fazla
bir şeyi yoktu. Onu İsmail Fakirullah
Hazretlerinin huzuruna çıkarmak, durumunu
anlatmak istiyor, ama edep dışı bir harekette
bulunurum diye çekiniyordu. Bir türlü karar
veremiyordu. Bir gün İbrahim Hakkı, hazretin
huzuruna çıktı ve “ey bana ruhum kadar yakın
olan efendim, sana selâm olsun” diyerek söze
başlayınca her şey değişti. Büyük ilgi ve
yakınlık gördü. Fakirullah Hazretleri İbrahim
Hakkı’yı himayesine aldı. Eğitimi ile bizzat
kendisi meşgul olmaya başladı.
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri asıl
meselenin, insanın evrendeki âhenge kalbini
açamayışından; kendi zan ve şüpheleri,
önyargıları ile hareket ederek her gün biraz
daha gerçeklerden uzaklaşmasında olduğunu
görmüştü. İnsanoğlu hayatın gerçek anlamını
göremiyor, sezemiyor, hissedemiyor, sahip
olduğu nice zenginliklerin, servetlerin farkına
varamıyor, evrendeki âhenkte yerini alamıyordu.
Bu yerini alamama durumu, onu zamanla sıkıntılı,
bunalımlı, yalnız bir insan yapıyor, kalbi
hüzünle doluyordu. Hayatla, doğa ile insanlarla
arasındaki uçurum gün geçtikçe büyüyordu. Issız
bir vâdide kendini terkedilmiş görüyordu. Hiçbir
mevki, makam, para, pul, zevk, sefa, eğlence bu
boşluğu dolduramıyordu. Çünkü hiçbir şey
göründüğü gibi değildi. İnsanoğlu yanlışı hep
diğer insanlarda arıyordu. O önyargılarla, o
gözü kör, kulağı sağır eden ahkâm kesmelerle
yanlışı hep başkalarında arıyordu, kendini
sütten çıkmış ak kaşık zannediyordu. Sanki
mecelledeki “Zan ile yakîyn hasıl olmaz”
hükmüne zıt hareket etmek için elinden geleni
yapıyordu. Oysa, sebeplerin gerisindeki gaybî
gerçeklere nazar edebilecek derin bir tefekkür
anlayışına sahip olabilse, olaylar karşısındaki
üzüntülerden kendisini kolayca kurtaracaktı.
Üzüntülerin, korku ve endişelerin, vehim ve
kuruntu işi olduğunu görecekti. Şeytanın bir adı
da “vesvese verici” değil miydi? Allah’a ve
Resûlüne aşkla, tam bir teslimiyetle
bağlananlarda ne gam ne kasavet kalıyordu.
Büyük Yunus, “cümle yerde Hak hazır, göz
gerektir göresi” dememiş miydi? Onlar
için “korku ve hüzün de”
kalmıyordu.
Bir insana yapılabilecek en güzel telkin, ona
verilmek istenen fikirlerin zaruri bir ihtiyaç
olduğunu hissettirmek ve gerçeği bizzat onun
arayıp bulmasını beklemekti. İsmail Fakirullah
Hazretleri de İbrahim Hakkı’da bu fitrî
ihtiyacın tezâhürünü beklemişti. Artık bu genç
öğrenci de, öğrendiği her bilgi ve yaşadığı her
hâli, aynı zamanda insanlık için de bilinmesi ve
yaşanması zaruri hâl ve bilgi olarak görüyordu.
Bu çalışmalar onu her gün biraz daha tevhidi
düşünceye götürüyordu.
Genç öğrenci çevresine bakıyor, düşünüyor, bir
konu onu çok meşgul ediyordu. Bir yanda medrese,
bir yanda tekke vardı. İkisinin de amacı insanı
yetiştirmek, tekâmül ettirmek, ebedî saadete
götürmekti. Ama neden birini tercih eden,
diğeriyle pek ilgilenemiyordu? Neden
ilgilenmemek gerektiği yaygın bir kanâat haline
gelmişti? Bu tevhide aykırı değil miydi? İnsan
ruh ve bedeni ile, zâhiri ve bâtını ile, madde
ve mânâsı ile bir bütün değil miydi? Kâinatın
Efendisinin yolu tevhid yolu değil miydi? Onu
parçalamak, birini tutup diğerine cephe almak
kime ne kazandıracaktı; bu yolu tutanların
gerek fert olarak gerek toplum olarak halleri
ortada değil miydi?
İnsan, varlıkların en mükemmeli olduğundan,
medreseden de tekkeden de istifâde edip neden en
güzel şekilde kendini yetiştirmeye, tevhidin
yolunda dünyasını da âhiretini de cennet haline
getirmeye çalışmıyordu? Nasıl etle kemik
birbirinden ayrılmazsa, geceyle gündüz
birbirini tamamlıyorsa, aynı şekilde madde
ilimleri ile manevî ilimler de birleşmeli, elele
vermeli, insanı huzura, mutluluğa, sağlığa,
başarıya götürmeliydi. İnsanoğlu yerdeki kum
tanesinden, gökyüzündeki Samanyolu’na kadar
bütün varlığı, insanıyla, hayvanıyla, nebatıyla,
cemâdatıyla aşkla heyecanla kucaklamalıydı.
“Sevmek devam eden en güzel huyum”
demeliydi. “Sevdiğimi demez isem sevgi
derdi boğar beni” demeliydi.

Bu sorular İbrahim Hakkı’nın beynini mütemadiyen
meşgul ediyordu. Gerçeği, insanın gerçeğini,
tevhidi bozduğumuz, parçaladığımız zaman hayat
da bize gülmeyecekti. Tarih buna şahitti.
Bundan sonra da şahit olacaktı. Huzur, mutluluk
ve güzellik, bir bütündü, bir kompozisyondu.
Kâinatın gelmiş geçmiş ve gelecek en büyük
insanı, “Dünya, âhiretin tarlasıdır”
dememiş miydi? Psikosomatik denilen bilim
dalında içle dış, vücutla ruh arasındaki ilişki
bütün nüanslarıyla inceleniyordu. Bu iki varlığı
tevhit etmek varken, onları ayırmak, hatta
birbirine hasım iki duruma getirmek, insana
kıymak, hayata ihanet değil miydi? Buna hakkımız
var mıydı?
İbrahim Hakkı, bu sentezi yeniden kurabilmek
için olanca gücüyle çalıştı. En büyük aşkı, en
büyük heyecanı tevhid yolunda insanları bir
bütünlüğe, bir güzelliğe götürmekti. Çünkü fert
ve toplum olarak, geleceğimizin teminatını,
huzurunu, mutluluğunu, başarısını bu terkipte
görüyordu. Bazı peşin hükümlü kimselerin buna
karşı çıkacağını biliyor, hissediyordu. Ama ne
olursa olsun, başka çıkar yol yoktu. Bu konuyu
Fakirullah Hazretlerine açtı. Destek gördü
hocasından. O da bu zarurete inanıyordu.
Öğrencisini bunu gerçekleştirecek kâbiliyet,
cesaret ve liyâkatte görüyordu. Bu suretle
insanların aklî güçleri ile gönül zenginlikleri
birleşecek, insan yalnız aklen ikna veya kalben
tatmin olma yollarından birini seçmeyecek, aynı
anda iki lüzumlu hali birden yaşayarak tevhide,
o büyük, o yüce, o güzel senteze ulaşacaktı.
Ayrıntı değil bütün, parça değil tam ortaya
çıkacaktı. Zan denilen gaflet uçurumundan ancak
böyle kurtulabilecektik. Başımıza ne gelmişse,
ne geliyorsa, hep tevhidî düşünceden uzak
kalmaktan gelmiyor muydu? O halde yapılacak iş
kendiliğinden ortaya çıkıyordu. İbrahim Hakkı
önce kendi şahsında tevhidi yaşamış, maddî ve
manevî ilimleri beraber öğrenmenin insana
kazandıracağı ilmî ve mânevî seviyeyi açıkça
görmüştü. O meseleyi sadece ferdî olarak
görmüyor, toplumun içine düştüğü maddî-mânevî
buhrandan ancak bu tevhidî düşünce ile
çıkabileceğine bütün kalbiyle inanıyordu.
O zamanlar Osmanlı Devletinin eski itibârı yavaş
yavaş gölgeleniyordu. Değerli insan yetiştirme
gücü gittikçe kayboluyordu. İç karışıklıklar
başlamıştı. Düşmanlar işin farkındaydı. Sınır
ihlâlleri ile, bazen alenî saldırılarla devleti
zor duruma düşürmeye çalışıyorlardı. Fransa
Kralına, “sen ki Françe vilâyetinin valisi
Françesko’sun” diyen insanların torunlarına
şimdi şikâyet, sızlanma, acılara tahammül
kalıyordu. Avrupa devletlerinin ilim, teknik
alanlarında gösterdiği gelişmeler, yetişmiş
insana duyulan ihtiyacı daha da artırıyordu.
Gerçek mânâda insanların yetişebilmeleri için
hem din ilimlerini hem de fen ilimlerini aynı
zamanda onlara öğretmek gerekiyordu. Tek başına
ne medrese, ne tekke bu tevhîde gidemiyorlardı.
Gidemedikleri için de sentezden, tevhidî
düşünceden her gün biraz daha uzaklaşıyorlardı.
Bu lüzumu ilk hissedenlerden biri olan İbrahim
Hakkı, çevresinde toplanan öğrencilerine bu tarz
öğrenimi uygulamaya başlayınca, böyle bir
kitabın henüz yazılamadığını gördü. Önce
yapılması gereken, bütün maddî-manevî ilimleri
toplayacak mükemmel bir ders kitabının
hazırlanması olacaktı. Mârifetnâmenin
yazılmasına sıra gelmişti. Zaten yıllardır
toplanan bilgi ve dokümanlar değerlendirilmek
için sıra bekliyorlardı. En büyük amaç, ilmî
izahlarla aklı tatmin, tasavvufî telkinlerle
kalbi doyurmaktı. İnsanlık yüzyıllarca kalbi ve
kafayı zıt, düşman gibi, akla kara gibi görmüş,
onları hasım haline getirmişti. Bazen akıl adına
gönül, bazen gönül adına akıl yok edilmek,
ezilmek, çiğnenmek istenmişti. İstenmişti de ne
sonuç alınmıştı... Sıkıntı, bunalım,
huzursuzluk, stres, kavgalar, harpler hep kalp
ve kafa arasında bir güzel, bir hoş, uyum ve
denge sağlayamamaktan doğmuyor muydu? İnsanın
kendine yapacağı en büyük kötülük ve ihânet,
kalbi ile kafası arasına fesat sokmak değil
miydi? Sağlıklı bir insanda, hem kalp, hem beyin
sağlıklı, yerli yerinde görevlerini
yapıyorlardı. Onları birbirine karşı getirmek,
birbiri ile vuruşturmak, insanları da, aileleri
de, toplumları da perişanlığa götürüyordu. Bunun
en güzel sentezini insanlık âlemi, Resûlullah
Efendimizin müstesna, erişilmez şahsında
görmüştü. Tevhidin ışığı ile nice insanlara,
nice toplumlara sulh, sükûn, aydınlık, güzellik
gelmişti. İslâm, denge demekti. Çünkü insanı bir
bütün, bir kompozisyon olarak ele alıyordu; iç
ve dış hayatı ile, ekonomisi ile, estetiği ile,
insanlar arası ilişkileri ile... Sonra o tevhid
nûrundan uzaklaştıkça her şey birbirine
karışıyor, her şey bir kaos manzarasına
bürünüyordu. O halde yapılacak iş bütün vuzuhu
ile ortadaydı. Tekrar ilâhi tevhidin yoluna
girebilmek, tekrar o ışık ile kalpleri
aydınlatmak ve huzura kavuşturmaktı.
“Kâinat ilmi beden ilmine yardımcı olduğu gibi,
beden ilmi de kalp ilmine yardımcı ve yol
göstericidir” sözleri ile İbrahim Hakkı,
insanı, cemiyeti, hayatı ve kâinatı bir bütün
halinde kucaklamak istiyordu. İnsan Allah’ın
eseri olan tabiatı ne kadar iyi anlarsa Allah’ı
da o kadar iyi anlamış olacaktı.

Dünyanın küre biçiminde olduğunu müşahede
etmişti. Âlemin her ne tarafına bakılırsa,
şekli küre görünür. Yerde ve gökte müşahede
olunan bütün şekiller yuvarlaktır. Bütün âlem
birbirini kuşatmış, birbirine dokunan küreler
halindedir ki, bir iğne atacak kadar boş yer
yoktur. Yani cisimleri meydana getiren
atomlardan yıldız kütlelerine kadar, kâinatta
küre şeklinin hakim olduğunu anlatıyordu.
İbrahim Hakkı’nın bu görüşü daha sonra Einstein
tarafından matematik yoluyla ispat edildi.
Cezanne, estetikte bu görüşe uyarak san’atını
inşâ etti. İbrahim Hakkı, memleketinin ve bütün
insanların ihtiyacı olduğuna inandığı eserine
başlamıştı. Çünkü tevhitten uzaklaşan, böylece
de huzur ve dengelerini kaybeden, yere sağlam
basamayan insanlar onu mustarip ediyordu. Ya
ilmin zâhirine saplanarak şüpheler içinde ömür
sürmek, ya da tasavvufî cezbe ile meşgul olarak
zamanın gidişine, ilimlerin ilerlemesine ayak
uyduramamak, onda gelecek için endişeler
uyandırıyordu.
1736 yılında otuz üç yaşında iken Firdevs isimli
bir hanımla evlendi. Bu evlilikten İsmail Fehim
ve Ahmet Naim dünyaya geldi. 1737 yılında hacca
gitti. Orada birçok tanınmış âlim ve
mutasavvıfla sohbet etti. Çok feyizli ve
bereketli oldu. Ufku daha çok genişledi. Bu
seyahatten döner dönmez, o zamana kadar yaşamış
olan İslâm bilgin, şair ve gönül sultanlarının
eserlerinden seçmeler yaparak Lübbü'l-Kütüp
isimli yedi ciltlik büyük bir eser hazırladı. Bu
eserde, ilim ve tasavvuf, akıl ve gönül, zâhir
ve bâtın, dünya ve âhiret, madde ve mânâ en
güzel sentezini buluyor, birbirini tamamlıyor,
ortaya tevhidin nur dolu, güzellik dolu, huzur
dolu ışıkları yayılıyordu. Ben bu eseri
Mârifetnameye doğru atılmış bir adım olarak
gördüm, tespit ettim.
Bu arada İbrahim Hakkı ismi dertliler,
sıkıntılılar, hastalar, umutsuzlar için bir
teselli kapısı oluyordu. Etrafında toplanan
insanların maddî, manevî dertlerini dindiriyor,
ıstıraplarına çare oluyordu. “Ulu Efe”
diyorlardı ona... Bu Erzurum’da çok sevilen, çok
sayılan insanlara verilen bir sıfattı. İbrahim
Hakkı çevreden gösterilen ilgiye, sevgiye,
saygıya daha çok lâyık olabilmek için daha çok
gayret gösteriyor, daha çok çalışıyordu. Her gün
biraz daha fazla gözler üzerinde toplanıyordu.
Hem halkın artan rağbet ve tecessüsünden
uzaklaşmak, hem de büyük kütüphanelerinde
incelemeler yapmak için 1747 yılında İstanbul’a
gitti. Çok ilgi gördü. Büyük bir sevgi ve
saygıyla karşılandı. Zamanın Padişahı 1. Mahmut
saraya davet etti. Büyük yakınlık gösterdi.
Gerek medreseler, gerek tekkeler onu
paylaşamıyorlardı. Mensuplarının faydalanması,
feyiz almaları için davet ediyorlardı. Sarayın
kütüphanesi kendisine açılmıştı. Her vesile ile
gidiyor, kitaplar okuyor, notlar alıyordu.
Mârifetnâmeye başlayabilmek için Padişahtan
müsaade aldı ve Erzurum’a gitti. Artık
Mârifetnâmenin kaleme alınma zamanı gelmişti.
Başladı, istiyordu ki eserinde her insan kendini
ilgilendirecek bir şeyler görebilsin, kalbini ve
kafasını meşgul eden sorulara cevaplar
bulabilsin. Biliyordu ki, eserler ancak
insanların duygularına ve düşüncelerine hitap
edebildikleri ölçüde kabul edilecek, tasvip
göreceklerdi. Kitap hem yeni kuşaklar
tarafından heyecanla okunabilmeli, hem de
kendini yetiştirmek isteyen, çok yönlü bir
kültürle olgunlaşmak isteyenlere yararlı
olmalıydı. Yani İbrahim Hakkı insanın, insan
gerçeğinin bilinmesini istiyordu. İnsanı insana
anlatmayı amaçlıyordu. Hem zamanın, hem
geleceğin ihtiyaçlarına cevap verebilmeliydi.
Nasıl bir Yunus, bir Mevlânâ, yüzyılları aşıp,
insana, onun ebedî ve ezelî gerçeklerine cevap
verebilmiş, onların hem aklını hem gönüllerini
doyurabilmiş ise, Mârifetnâme’de de aynı metod
uygulanmalıydı. Okuyanların yaşı, cinsiyeti,
ekonomik durumu, sosyal statüsü ne olursa
olsun, her okuyan bir müşkülünü
halledebilmeliydi. İçindeki bir düğümü
çözebilmeliydi.
.jpg)
Yunus’un:
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır
sözlerine hayranlık duyuyordu. İnsanın yapacağı
en güzel, en muhteşem yolculuk kendinden kendine
olmayacak mıydı? İnsana, insanın ve kâinatın
yaratılışının hikmetlerini düşündürüp, ne için
dünyaya geldiğinin, ne yapması gerektiğinin,
varoluşunun derin nedenlerinin neler olduğunun
bilincine varmasını istiyordu okurlarının.
Kitabın asıl amacı bu olmalıydı. Nereden gelip,
nereye gittiğinin farkında olmayan bir kimse kim
olursa olsun, velev ki deve yükü kitap yazmış
bile olsa, acaba beşeri kültürden nasibi ne
olabilirdi? İbrahim Hakkı, kitabında âlemden
Âdeme gelmek istiyordu. Zamanın şartlarını
hesaba katarak ilmi daima göz önünde bulundurdu.
Tasavvufla ilmi birleştirdi. Ruh ile beden gibi,
madde ve mânâ gibi, paranın yazısı ve turası
gibi onlar birbirini tamamlıyordu. İnsanlar
onları ayırdığı ölçüde tevhit çizgisinden
uzaklaşıyorlardı. Öyle bir kitap olmalıydı ki
Mârifetnâme, her meslek, her meşreb ve her
yaratılıştaki insan ondan yaralanabilmeli,
karanlıklarına ışık tutabilmeliydi. İlme en
büyük yeri ve değeri Resûlullah Efendimiz
vermemiş miydi? O halde bu yoldan gitmemek için
bir sebep var mıydı? “İlim Çin’de bile
olsa arayınız”. “Beşikten mezara kadar ilim
öğreniniz.” “İlim öğrenmek kadın erkek her
müslümana farzdır” diyen en büyük, en
güzel, en yüce insana bağlılığımızı, aşkımızı
göstermenin bir yolu da yaşadığımız sürece, son
nefesimize kadar ilim tahsili değil miydi? İşte
İbrahim Hakkı’nın ilk çıkış noktası bu oldu.
Kâinatın, dünyanın ve insanın yaratılışının
sebep ve neticelerini, felsefe ile değil,
düşünce ve ideolojilerle değil, İslâmî
gerçeklerle açıkladı. Çağının en yeni ilmî
buluşları ile İslâm tasavvufu arasında nefis bir
senteze ulaştı. İbrahim Hakkı, kâinatın
teşekkülü insanda nihayet bulmuştur, diyordu.
Çünkü insan cihan ağacının meyvesidir. Hepsinden
sonra ortaya çıkması gerekirdi. Yaratılışının
gâyesini bilmeden yaşanacak hayatın, insana
hiçbir fayda getirmeyeceği inancında idi.
Allah bütün cihanı insan için, insanı da kendi
yüce varlığının bilinmesi için yaratmıştır.
İnsanın bilinmesi, nefsimizin bilinmesine
bağlıdır. Nefsimizi bilmek de beden yapımızı
bilmeye bağlıdır. O da Âdemi bilmeye, bu da
ilimleri bilmeye bağlıdır, dedikten sonra
İbrahim Hakkı, dinin de, ilmin de insanın
kendisini bilip, Allah’ı tanıması için
yaratıldığına işaret ediyordu. Mârifetnâme’yi
yazarken, irşâd ve sohbet faaliyetleri
sırasında, kitabın konularını her düzeydeki
insana açıyor, onların üzerindeki etkilerini
tespit ediyor, böylelikle herkesin her zaman
okuyup istifade edebileceği bir eser ortaya
çıkıyordu. İnsan aklının hayatın gerçek yönünü
iyice idrâk edebilmesi için, kâinatın nizâmının,
işleyişinin bütün nüansları ile bilinmesi
gerektiğine inanıyordu. Âlemi anlamak, Âdemi
anlamakla mümkündü. İnsanı bütün özellikleriyle
bütün ayrıntıları ile eserinde anlattı. İnsanı
maddî ve manevî değerlerden meydana gelen bir
canlı olarak gördü ve öyle açıkladı.
Kâinat ilmi, beden ilmine yardımcı olduğu gibi,
beden ilmi de kalp ilmine yardımcı ve yol
göstericidir. Çünkü bedenin yaratılışında
sayısız incelikler, garip hikmetler, süslü
renkler, çeşitli hizmetler vardır ki, içte ve
dışta bulunan bu organların her birinin lüzum
ve faydasını insanların çoğu bilmez, dedikten
sonra, daha önce kâinatın incelenmesine
çevirdiği insan bakışını, kendi yapısını
bilmeye ve bunun üzerinde düşünmeye çağırıyordu.
Kâinatın Efendisi, “Nefsini bilen, Rabbini
bilir” dememiş miydi? İbrahim Hakkı’nın
burada hem zâhir, hem bâtın ilimlerinde son
derece yüksek bir mevkie sahip olduğunu açıkça
görüyoruz.

Bir ilim ve irfan okyanusu olduğu tezâhür
ediyor. Mârifetnâme, baştan sona kadar
inceliklerle, hikmetlerle dolu bir şaheser. Bir
“mukaddime” ile üç “fen” ve bir “hatime” olmak
üzere beş ayrı bölüm üzerine tertip olunmuş. Bu
kısımlar da kendi içlerinde “bab, fasıl, nevi”
olarak ayrılıyor. Mârifetnâme’nin içinde
çeşitli yerlerde, bahislerle ilgili olarak
konmuş şekillere, cetvellere ve şiirlere
rastlıyoruz. Eserin değişik yerlerinde 30
sayfada şekil ve cetveller, 250 sayfada ise
şiirler bulunmaktadır. Bir sayfada birkaç şekil
veya şiir olduğu gibi birkaç sayfa süren şiirler
de vardır. Meşhur tefviznâme şiiri de bunlar
arasındadır. Mârifetnâme’de ağdalı bir dil
kullanılmamış, uzun cümlelerden kaçınılmıştır.
Eserde Erzurum lehçesi yer yer kendini belli
etmektedir. Kitap çok veciz ve hikmetli
sözlerle doludur. Kalbiyle, kafasıyla, ferdi ve
sosyal cephesiyle insana bir bütün olarak hitap
etmektedir. Eskiyle yeniyi birleştiren bir
ansiklopedi mahiyetindedir. Akıcı bir üslûbu
vardır. Bir astronom gibi gökyüzünü, yıldızları,
ayı, güneşi anlatır. Özellikle ay hakkında
verdiği bilgiler insanı ürpertir. Astronomların
aya gittikten sonra, ayın fotoğraflarını
çektikten sonra verdiği bilgileri biz
Mârifetnâme’de buluyoruz. Âlem-i Ekber’den
Âlem-i Asgar’a kapılar açmaktadır. Fen
ilimlerini mârifetullaha basamak yaparak ne
kadar irfanlı olduğunu bizlere göstermekte, ne
güzel, ne mükemmel bir örnek olmaktadır.
Kitapta, soyuttan somuta doğru gidilir. Başta
matematik, astronomi, mineroloji, botanik,
zooloji, anatomi geniş olarak işlenir. İnsan
anatomisi bölümünde ise, organların büyüklüğü,
küçüklüğü, uzunluğu, kısalığı, darlığı,
genişliğinin, insanın huy ve karakteri
üzerindeki etkileri anlatılır. Kıyafetnâme adı
verilen bir bölüm, modern psikolojinin çok
önemli bir yerini bizlere getirmektedir.
Bugünkü psikolojide insanın beden yapısıyla
karakteri arasında çok yakın bir ilgi
kurulmaktadır, değerlendirmeler
getirilmektedir.
İlim, insan bilinci ile obje arasında kurulan
doğru münasebettir. İlimleri bir yönüyle kâinat
ve beden ilimleri, diğer yönüyle, beden ve kalp
ilimleri diye iki kısma ayıran İbrahim Hakkı, bu
konuda ileri sürdüğü görüşleriyle yeryüzündeki
bir kum tanesinden, gökyüzündeki Samanyolu’na
kadar bütün varlığı, tevhidin ışığı ve nûru ile
kucaklar. İnsan, cemiyet, hayat ve kâinat, hepsi
ilâhi nûrun değişik tezahürleridir. “Var
olan Hak’tır, gayrısı yoktur.” “Ne yana
bakarsan bak, Allah’ın Nûru oradadır.”
İbrahim Hakkı, astronomi ve diğer müspet
ilimleri öğrenmenin gerekliliğini savunur. Ona
göre insan, Allah’ın eseri olan tabiatı, ne
kadar iyi anlarsa, Allah’ı da o kadar iyi
anlamış olur. Dünyanın küre biçiminde olduğunu
anlatır. Yuvarlak olduğunu kabul etmek
gerektiğini ileri sürer. Kabul etmeyenlere aklî
ve naklî deliller getirir. Batlamyus sistemi ile
Kopernik sistemini karşılaştırır. Kopernik
sistemini yani dünyanın güneş etrafında dönüşünü
savunur. Erzurum’da saat 12 iken, diğer
şehirlerde saatin kaç olacağını tespit etti. 100
şehir için fark cetvelleri hazırladı. Çağının
modern ilimlerine bütünüyle vâkıf olan İbrahim
Hakkı, eserinde Amerika’nın keşfine de yer
verdi, nasıl keşfedildiğini anlattı. Tıp
konusunda da çok ilginç görüşleri vardır.
“Gerçekte beş senede bir bedenin tümü erimekte,
külle gitmektedir. Mesela 55 yaşında iken,
bedenin hücreleri, 50 yaşında olan bedenin
hücrelerinden başkadır ki, eriyip giden
hücreler yerine yine aynı hücreler gıda olarak
bedenimize girip şekillenmektedir.” İmam-ı
Şâfi’nin anatomiyi diğer ilimlerden daha üstün
gördüğünü söyler. Anatomi ilmi, doktorların
sermayesi, Allah’ı anlamanın bir vasıtasıdır,
der. Doktorların sırf meslekleri yönünden bu
ilmi öğrendiklerini, halbuki bu öğrenmede ilk
plânda Allah’ı bilmek, O’nun kudret ve
büyüklüğünü öğrenme hedefinin gözetilmesi
gerektiğini anlatır. İbrahim Hakkı, vücudun her
organını özelliğine göre işletmek faydalıdır,
der. Mesela, eller eşyayı kaldırıp indirmekle,
ciğerler bol ve temiz hava almakla, gırtlak
güzel şeyler söylemekle, kulak hoş sesleri
dinlemekle, göz helâl ve güzel şeyleri
seyretmekle, ayak yürümekle, hâfıza okuma ve
ezberleme ile kuvvet kazanır ve gelişir.
İştah yokken, kesinlikle yemek yememeli, iştah
gelince de geciktirmemeli. İştah varken de, tam
doymadan sofradan kalkmalı. Hazım olmamış
yemekler üzerine kesinlikle yemek yememeli. Çok
çeşitli yemek yememeli. Hazım müddetleri
farklıdır. Birçok hastalıklar çok yemekten ileri
gelir. Yemek arasında su içmek hastalıkları
önler. Terliyken, meyve yedikten sonra su içmek
zararlıdır.
Ona göre anatomi, insanın nefsini, kendisini
bilmenin ve bu yolla marifetullah’a varmanın
anahtarıdır. Maksat Allah’ı bilmektir. Bir
insanın kendi beden ve nefsini bilmeden Allah’ı
bilirim iddiasında bulunması, yiyeceği, içeceği
bulunmayan müflis bir kimsenin şehir halkını
ziyafete çağırmasına benzer.
Vücudun yapı ve işleyişindeki san’at inceliği,
Cenab-ı Hak’kın kudretinin kemâline delâlet
etmekte ve O’nun insana verdiği büyük nimete,
vücudun bütün cüzleri her an şahadet
etmektedir.
Cenâb-ı Hak, insanı ve vücudunu mükemmel ve
güzel bir şekilde yaratmıştır. Organların
tenasübü, uygunluğu, nezaketin ve güzelliğin
örneği olmuştur. Bedenin güzelliğini ve
vasıflarını dil bildirmek ve anlatmaktan
âcizdir.
İnsan bedeni küçük âlem, ruhu ise büyük âlemdir.
Çünkü âlemde her ne yaratılmışsa hepsinin
benzeri aynen insan vücudunda da vardır.
İnsanın beden ve ruhu âlemin bir nüshası, bir
kopyasıdır ki, iki âlem tamamiyle bir adamda
belli ve var edilmiştir. Âlem-Âdem beraberliği
yalnız maddî bir beraberlik değil, aynı zamanda
yaratılış, gâye, hakikat ve mânâ beraberliğidir.
.jpg)
Maddî ve mânevî yapısında bütün âlemi
toplayabilen insan bedeni, aynı zamanda
sonsuzluk âlemini de bir ölçüde içine
almaktaydı.
Çünkü sonsuza kadar varolma özelliğine sahip
olan insan ruhu, bedenle tanışıp dünya hayatı
boyunca beraber yaşadıktan sonra, ölümle geçici
olarak ayrılsa da, sonsuz dirilişte bu
beraberlik tekrar devam edecekti. İbrahim
Hakkı, yalnız ilmî izâhlar yapıp insanların
akıllarını ikna etmekle yetinmedi. Çünkü kalp de
tatmin olmadığı müddetçe tekâmülün dengeli ve
mükemmel olması mümkün değildir. O, ilmî
izâhlarla aklı iknâ, tasavvufî izâhlarla
kalpleri tatmin etti. İnsanı âlemden Âdeme,
Âdemden de Allah’a yükseltmeyi hayatının ve
ilminin gayesi olarak kabul etti. Nasıl
bedeninin herhangi bir organı olmayan insan
sakat veya yarım sayılırsa, ruhunun varlığından
haberdar olmayan ve özelliklerini bilmeyen insan
da eksik ve yarım sayılır. Bedenimizi nasıl
güzel ve temiz gıdalarla besliyorsak, en az onun
kadar ruhumuzun gıdalarına da dikkat etmeli,
imânla, ibâdetle, güzel eserler okuyarak,
faydalı sohbetlerde bulunarak güzel sanatlarla
ve tabiat güzellikleriyle meşgul olarak ruhumuzu
beslemeliyiz. İnsanda esas olan ruhtur, çünkü
bâkidir. Cüz külle, kül cüz’e eğilimlidir.
Bedenin ölmesiyle toprağa verilişi cüz’ün külle
dönüşüdür. O zaman ruh da aslına, yüksek âleme
döner.

Bu Âdem dedikleri
El ayakla baş değil
Âdem mânâya derler
Suret ile baş değil
Beden ruhun mekânı olması nedeniyle değerliydi,
güzeldi.
Düşünen beyinler, ancak bu şekilde, maddî mânevî
izâhlarla iknâ olabilir, insan hayatında ruhun
ehemmiyetini idrâk ederek hayatlarına, nefsî ve
dünyevî değil, ruhî ve uhrevî bir yön
verebilirler.
İnsanların yetişebilmeleri, tekâmül edebilmeleri
için, dünya ve âhiret huzurunu elde edebilmeleri
için az yemeyi, az uyumayı, az konuşmayı şart
görüyordu.
Hakkı, yemek az ye, az uyu, az
söyle
Can sağlığı, dil hoşluğu bul sen öyle
Yaptığı çalışmalarda, yazdığı eserlerde, Allah
sevgisini insan gönlüne nakşetmeyi gaye edinen
İbrahim Hakkı, “Muhabbetullah, Allah’tan
gayrısını unutmaktır” diyordu. İnsan
nefsini, ona çok ağır gelen açlıkla terbiye
etmeyi lüzumlu gördü. Bu suretle görünenlerin
gerisindeki gerçek güzellikleri daha kolay, daha
çabuk müşahede edecekti insanlar...
Anladım san’at yalnız Allah’ı
aramakmış
Mârifet bu, gerisi yalnız çelik
çomakmış
Mârifetnâme, zamanında, Osmanlı Devletinin en
çok okunan en önemli eseri oldu. Yazıldığı
günden bugüne kadar hep okundu, saygı gördü, el
üstünde tutuldu. Önce Allah’ı tanımayı bize
sağlayacak olan ilimlerin tanınması amacıyla
kaleme alınan eser 1756’da tamamlanmıştır. Pek
çok konularda zamanındaki fikirleri aşan bir
biçimde orijinal yönleri vardır. İçinde
bulunduğu çağın fikirlerine zıt bir durumda olsa
da kimi konuları açıklamaktan çekinmemiştir.
Pestalozzi “eğitimin gerçek gayesinin iç
huzuru vermek olduğunu” söyler. Aynı
konu çok daha önce İbrahim Hakkı tarafından
ısrarla işlenmiştir.
İnsan anatomisi hakkında verilen bütün bilgiler,
insan denen şu yaratığın ne derecede olağanüstü
olduğunu gösteriyor. Bu ise her şeyin yaratıcısı
olan Allah’ın büyüklüğünü en güzel biçimde
ifade eder. “Ancak Allah’ı anmakla kalpler
yatışır ve huzur bulur.”(Ra’d: 28)
İnsanlar için özel anlar ve özel yerler vardır.
Fakat Allah’ın tecelli ettiği en güzel ve müsait
yer şüphesiz kalptir. Allah, kalplere istediği
şekilde tasarruf eder ve orada geçen her şeyi
bilir. Huzur ve sükûnu oraya yerleştirir. Huzur
ve sükûna kavuşan kalpler, Allah yolunda
mutluluğa ererler. Kalp ilâhi güzellikleri
yansıtan bir aynadır. İnsanoğlu’nun kalbi,
taşımak için aldığı emânetin gereğini yapacak
yetenektedir ve buna yaratılıştan
kabiliyetlidir. Bir Kutsi Hadiste “Ben,
yerlere ve göklere sığmam, fakat inanan kulumun
kalbine sığarım.” buyuruluyor. Kalp
Allah’ın güzelliklerini temâşâ etmekten büyük
zevk duyar. İbrahim Hakkı’ya göre, kul için
Allah aşkı, O’ndan başka ne varsa hepsini
unutmaktan, kendi hayatını O’nda yok etmekten ve
O’nun sıfatlarını kendi sıfatlarıyla
değiştirmekten ibarettir. Allah aşkı zikirle
çoğalır ve büyür. Allah’a aşık olan bu aşka
lâyık olduğunu gösterir. Gerçek güzellik yalnız
Allah’a aittir. Öyle ise O’nu sevebilmek için
O’nun güzelliğini aksettiren eserlerin varlığına
ihtiyaç vardır. Kutsi Hadiste “Ben bir
gizli hazine idim, tanınmak istedim.”
buyurulur. Her yaratık aşkı nispetinde Allah’ı
müşahede edebilir. Bu mertebede bulunanlar,
gerçek aşk içinde yaşarlar. Aşk, korkağı cesur,
hoşgörüsüz olanı anlayışlı, cimriyi cömert,
zalimi yumuşak yapar. Onunla duyu organları
temizlenir, ruh kıvanç duyar. İbrahim Hakkı,
İslâmiyetin ahlâk görüşlerine gönülden
bağlıdır. İyilik ve hayrı seven, yumuşak
davranmayı telkin eden, hoşgörü sahibi ve
özellikle insanı incitmekten son derece çekinen
temiz ve kâmil bir ahlâk sahibi olmayı öğütler.
Sevgi esastır. Sevginin olmadığı yerde huzurlu
bir hayat da yoktur. Sevgiliden gelen her şey
güzeldir.

Cihan bağında ey âkil, budur
makbül ü ins ü cin
Ne kimse senden incinsin, ne sen bir
kimseden incin
diyerek kâmil insan olmanın yolunu gösterir.
Son demlerinde Fakirullah Hazretlerinin çocuk ve
torunlarıyla sohbet etti. Dersler verdi. 22
Haziran 1780 yılında mutlu ve huzurlu bir
yaşayıştan sonra vefat etti; kendisi tarafından
yapılmış olan türbeye, Fakirullah’ın ayak ucuna
defnedildi. Vasiyetnamesinde “Ey
anlayışlı Fehim oğlum, zemzem suyuna batırılmış
kefenim ile yaz, kış giydiğim elbisemden başka
bir şeyim yoktur.” diyerek gönül huzuru
içinde Allah’a kavuştu. Allah’ın rahmeti üzerine
olsun.


Ana Sayfa
|